
|
VİYA BÖYLE
Bizim Tweety’nin maceraları
İnternet sitesinden, denizcilik dergilerine usta kalemiyle yazdığı yazılarından
tanıdığımız Çetin Kent denizlerde geçirdiği dört yılını Sarıldım Minik
Teknemin Halatına ismiyle kitaplaştırdı. Ne mutlu ki Türk denizciliğinin
de artık böyle bir kitabı var. Bilmediğiniz yönleriyle Çetin Kent’i
tanımak isteyenler, buyurun sizi böyle alalım...
Yazı: Zuhâl Atasoy
Optimistler
2,30 metre boyunda, 1,13 metre eninde, çocukların yelken öğrenmesini
sağlayan küçük teknelerdir. Boylarının küçük olması, minicik
bedenleriyle onları kullanan çocuklar tarafından 9, 10 metrelik bir yat
gibi algılanmalarına engel değildir. (Hani yıllar sonra ilkokulunuza
gittiğinizde, size futbol sahası gibi gelen bahçesinin aslında küçücük
bir alan olduğunu farkedersiniz ya...) Optimistler yekeyi kendinize doğru
çektiğinizde... Küçük teknelerdir. Bir optimist sadece 2,30 metre...
Tekne küçük... Yelkenleri fosforlu pembe... Sürme salmalı... Cam takviyeli...
Yo, yo, yo, yooo! Hayır, hayır! Bu bir kabus mu... Optimist bitti. Kendisi
küçüktü ama yazısı çok uzun... Yazı bitti. Gelecek yaza kadar bir daha
adını anmayacağım. (Optimistçiler burayı siz okumayın... Lazerciler,
siz okuyabilirsiniz.) Yazı bitti!.. Yaz da bitti... Onunla sıcak bir
yaz günü Sütlüce’de buluşmuştuk!.. N’olur süt demeyin bana ama çay olabilir.
(Optimistçiler okumayın dedik ya!) Ben nerdeyim? Hay Allah tam uyumak
üzereydim. Tam optimist yazısını bitirmiş, gönül rahatlığıyla yatağıma
uzanmışken...
Sevgili Çetin Kent! “Küçük tekne, küçük tekne” diye tutturur musun...
Al işte yazılar karıştı. Ya da Sarıldım Minik Teknemin Halatına’nın
etkisiyle üslupları mı karıştırdık yahu! Birşeyler karıştı ama
hadi hayırlısı.
Kalkayım da bari, bitireyim yazımı... Bu kitaba sevinilmez mi
Üç, dört yıl önceydi. Çetin Kent’i, hemen herkes gibi internetteki denizcilikle
ilgili e-gruplar kanalıyla okuduğumuz yazılarından tanıdım. Hergün
denizcilik hakkında yazan onlarca kişi arasında daha ilk yazısıyla,
ismi, beynimizdeki yerini aldı. Sonra sitesini keşfettik. Yaşadıkları
çok ‘bizim gibi’, yazıları da çok içtendi. Bu kez ismi, kalbimizdeki
yerini de aldı... O sıralarda, denizcilik dünyasına bir süre hizmet
vermiş Yachting World Türkiye dergisini çıkarıyorduk; ben “Bize de
yazsa ne iyi olur” falan diye düşünürken dergi kapandı. Gene tam o
zamanlarda e-gruptaki yazışmalarda barometre iyice düşmeye başlamıştı.
Bir yığın tartışma ilgimi çekmek şöyle dursun; sıkıntı vermeye başladı.
Elektronik mektupları da, denizcilikle ilgili herhangi bir şeyi de
okumamaya karar verdim. Çetin Kent’i de unutmuşum.
Aradan epey bir zaman geçtikten sonra bir denizcilik fuarında yüzyüze
tanıştık. ‘Mutlu azınlık’ sempatik sempatik oradan oraya koşuştururken
Çetin Kent melül melül dolanıyordu. (Sonradan öğrendiğimiz üzre ‘sarı
bir civciv’ görüp gönlünü ona kaptırmış -sarı bir Etrex’e yani; bir
de bir ‘dümenci’ peşindeymiş meğer...) Ee, kolay değil tabii.
Denizciliğin
en zor yanlarından biri de fuar dolaşmak... İnsanın “Yaa... Kendimiz
bir otopilot yapamaz mıyız acaba?” falan gibi kalpazanlık güdüsü harekete
geçiyor. Serde her işini kendi kendine halletmek var ya.
Derken geçen yaz başı, arkadaşların daveti ve ısrarlarıyla Marmara
Yat Rallisi MAYRA’nın yemeğine katıldım. Birkaç dost görüp iki
çift lâf edeceğim
türden bir akşam geçireceğimi düşünürken; gecenin beni en etkileyen
yanı, Çetin Kent’in, Sarıldım Minik Teknemin Halatına adıyla
bir kitap yazdığı
anonsunu duymak oldu. Kitap, Kropi Yayınları tarafından Ataköy Marina
Yacht Club’ın 1 No.’lu yayını olarak çıkarılmıştı. Arkadaki 28 renkli
fotoğraf ve kısa bir denizcilik terimleri sözlüğüyle 184 sayfadan oluşuyordu.
Boyu 21 cm, eni 13.5 cm olup su hattı boyu ise... -pardon gene karıştırdık.
Kitabın teknik özelliklerini bir yana bırakırsak; satın alan arkadaşlardan
birininkini alıp sayfaları karıştırmaya başladım hemen. Evet, gene
o sıcak üslupla Çetin Kent karşımdaydı. Üstelik ‘vıınnnn’ diye
öten bilgisayar
ekranında değil, kağıt kağıt kokan sayfaların içinde. Ancaaak... Galiba
bulunduğum yaş itibariyle, içtenlikle yazılmış gibi görünen eserlerde,
yazılanların gerçekten samimi olduğuna hemen inanamamak gibi bir huyum
var artık. Önce yazarını görecem, tanıycam; ondan sonra ikna olacam...
Yapmacıksız, fuarda dolaşan Çetin Kent gözümün önüne geldi. İki lakırdı
da etmiştik. Sitesinden yazılarını okumuşluğuz var ya, demek gene yazar
incelemesi yapan gözlerle süzmüşüz ki, aklımızda gerçekten samimi olduğuna
dair izler kalmış.
Bir elinde çarşaf, bir elinde yeke
Şimdi Komodor Teoman Arsay kitapla ilgili bir konuşma yapıyor. Sesi uzaktaki
masalara zor ulaşıyorsa da konuşmasından “Üslubu beğenmeyebilirsiniz”
gibi bir cümle yakalıyorum. Tüh gerisini duyamadım; ne dedi acaba?
Tabii herkes her yazarın dilini beğenecek diye bir kural yok. Yok ama,
Çetin Kent’in, denizcilik camiasında bugüne kadar geçerli olan ‘denizi
ve denizciliği ele alış tarzı’nı yıkışına alkış tutarım doğrusu!
Bugüne kadar geçerli olan tarz, tabii istisnalar hariç, nasıl mıydı:
Herkes teknesine yelken yapmak için elinde çarşaflarla doğduğu için
öncelikle acemiliklere hiç değinilmeyecek... Bir limana girerken,
tekneye bir zarar
gelmesinden ziyade seyredenlerin göz zevki(!) bozulmasın diye, tekne
üstündeki herkesin kalbi, kaptan tarafından kırılacak ve de bu hemen
unutulacak. Sonra da bu manevra “Şahane yanaştık ama!” şeklinde yazılıp
çizilecek. Eleştiri veya özeleştiri yapılıp bunlarla dalga geçilmeyecek,
gülünmeyecek –dedikodu serbest ama!.. O zaman bol bol arkadan gülünebilir.
Herkes seyirlerde kaç öğün ve neler yediğini, kaç tane balık tuttuğunu
yazacak. Nerede, kaç metreye, saat kaçta demir atıldığı, saat kaçta
demir alındığı yazılacak. Bir insanın kendini denizlere atıncaya
kadar iç dünyasında
nelerin koptuğu, attıktan sonra nelerin kopmaya devam ettiği paylaşılmayacak.
(Ben, elinde yekeyle doğanlar için geçerli olamayan insan hayatındaki
bu iki dönemi D.Ö. -Deniz Öncesi- ve D.S. -Deniz Sonrası- şeklinde
adlandırıyorum kısaca.) D.Ö.’nde nasıl bir insandım, D.S.’nda
nasıl oldum diye felsefe
yapılmayacak.........
Durun, durun... Hah işte! Kendisi de orada; “İzmir otobüsüne yetişecek,
acelesi var” diye davet ediyorlar sahneye... Komodor’un sesini bile
duyamadık; kitabı hakkında utana sıkala bir konuşma yapan Çetin Kent’in
söylediklerini
nasıl duyalım. (Yaz başı ya; herkes birbirini özlemiş galiba, davetlilerarası
sohbet baskın çıkıyor.) Okurken yaşamak
Sarıldım Minik Teknemin Halatına’yı o gece almadım. Hatta ondan sonra
da, hemen alıp okuyayım, diye uğraşmadım. Kitaba başlamak için, bir
arkadaşımın teknesinde görüp ödünç istemeyeceğim ânı beklemem gerekiyormuş.*
SMTH’yı (Sarıldım Minik Teknemin Halatına) eve getirdiğimde
bir süre bakıştık. Ona “Hayır seni bir çırpıda okuyup bitireceğimi
sanıyorsan
yanılıyorsun” dedim; “Kırk yılda bir –daha doğrusu, kendi dalında Türkçe
telif eser olarak ilk kez- yazılmışsın, bekle bakalım.” Okumaya başladığımda
da, bir çırpıda bitirmemek için gerektiğinde kendimi zincirlere falan
vurdum. Fakat yaptığım 5 Yıllık Okuma Plânı’na rağmen sayfalar beni
yutuverdi... Ve kitap bitti. Hüzünlendim. Aklıma, yabancı
dillerde bu tür denizcilik
anılarının anlatıldığı ne çok kitabın bulunduğu geldi. İlk hatırladığım
da Amerikalı denizci John Neal’in kitabı Mahini’nin Seyir Defteri oldu
örneğin. Belki iddiasızlığı ve içtenliği ile SMTH’ye benzediği için...
Konu ne olursa olsun hakkında yazılı eserler yoksa o konunun gelişmesi,
genişlemesi beklenebilir mi? Hele denizcilikten söz ediyorsak... İnsan,
tekne yapanın, tekne alanının, çekekte teknesine bakım gösterenin,
yelken basanın, demir atanın, demir alanın, motor tamir
edenin ve gezenin görenin
maceralarını okuyacak ki denizi merak etsin, heveslensin... Ya da heveslenmesin;
“Okudum. Böyle de hayat mı olur.” diye alternatif fikir üretsin...
Kitabı
nasıl mı buldum?
SMTH’yı okurken uyuyacağıma yakın, Tweety’nin sabahın köründe
bilinmeyen bir ufka doğru demir alacağı bir bölüme gelmişsem
eğer, kitabı kapatıp
başucuma koydum. Biyolojik saatimi sefere çıkılacak saate ayarlayıp
uykuya daldım. Yıl boyu ortalama 06:30-07:30 arası olan uyanma saatim,
ertesi
sabah 05:00’e düştü. Ben de, günün ilk ışıklarıyla bizim kıyılarda
yekenin başına geçtim. Kitabın sayfalarından farklı olarak kuş sesleri
arasında...
(Bizim evin civarındakiler canım...)
Ha keza akşam olunca ıssız koya vardığımızda “Burada da dolunay var
mı acaba?” diye kafamı uzatıp pencereden bakındım... Birkaç gün içtiğim
çaylar Tweety’nin kuzinasından uzatılmış gibi geldi bana! Pek bir
tavşan kanıydı... Çetin Kent, Kaynarpınar’da binbir cambazlıkla bağlanırken
(ve üstelik bir grup ‘kişi’ de onu ilgiyle izlerken) hem heyecandan
soğuk
terler döktüm, hem de “Bizdeki denizcilik anlayışı işte bu kadar.
Demek
onbeş senedir değişen bir şey olmamış?” diye hayıflandım.
Sonra... Dışarı çıkarken SMTH’yı hep yanıma almama rağmen, öyle trende,
vapurda falan ortaya çıkarıp hiç okumadım. Çünkü bir kitabın sayfalarını
çevirip çevirip gülmemek için kendini zor tutan bir yolcuyu, diğer
yolcular ‘bu pek tekin değil galiba’ bakışlarıyla süzüyorlar.
Yalnız bu arada bir saptamada da bulundum ki söylemeden edemeyeceğim.
Çetin Kent, Maria Suarez’in anılarını anlattığı yazı dizisinde
(Naviga – Küçük İstimbot / Herkes tekne alabilir, sen bile)
“Durun bakalım;
hemen öyle şıp tekne almaya kalkmayın. Oturun sıcak odanızda, önce
biraz ilgili
kitapları karıştırın, harita üzerinde navigasyon çalışmaları falan
yapın. Bu iş sizi saracak mı bakalım? Eğer öyleyse tekne almaya
soyunursunuz.” diyor ya... İşte bununla ilgili...
Sevgili Çetin; maazallah Sarıldım Minik Teknemin Halatına gibi
başka kitaplar da yazılır, insan “Bunu hemen bitireyim de ötekine
başlayayım”
rahatına ererse inan denizlerde kimse kalmaz! Benden söylemesi. *SMTH’yı ödünç alarak okudum ama sanmayın ki hiç satın almadım. Şimdi
kime bir kitap hediye etmeyi düşünsem bir STMH alıyorum. Önerilir. Yalnız
denizcilik camiası küçük; bir denizciye beş ayrı kişinin birer tane STMH
hediye etmesi de hoş değil tabii. Özellikle camia dışındakilere hediye
etmek lâzım ki hem böyle çakışmalar olmasın hem de birileri daha zehirlensin.
Çetin Kent bu kez anlatıyor
Sarıldım Minik Teknemin Halatına’yı bitirir bitirmez ben de sarıldım
telefona. Aradım Çetin Kent’i. Oturup söyleşelim mi falan derken bir
çarşamba gününde karar kıldık. Peki ya yer neresi olacak? Benim aklımda,
kitabı okurken özenmişim, Çorlulu Ali Paşa Medresesi veya yazın İstanbul’un
en serin yerlerinden biri olduğunu bildiğim için Sarayburnu var. Telefonun
ucundaki ses ise “İstersen Sütlüce’de buluşalım.” diyor. Haydaaa! Nereden
çıktı şimdi bu Sütlüce? Efendim İstanbul’a geçen gelişinde müzeyi dolaşmayı
tamamlayamamış da sohbetten sonra devam edermiş ziyaretine... Ses tonum
biraz düşüyor ama misafiri de kıracak değiliz ya... Sesimi toparlamaya
çalışırken “Ama sen mutsuz olacaksan...” diyor hemen.
Orasıydı, burasıydı diye birbirimize nezaket gösterirken Sütlece’ye
karar veriliyor ve buluşuyoruz. Fakat söyleşi Sarayburnu’nda
gerçekleşiyor!..
Sütlüce’den Sarayburnu’na gelişimizi Çetin Kent’in kalemine bırakıyorum.
Birgün mutlaka yazar. Çünkü bu anıyı yazarak, bir kez daha sinirlenmek
değil, okuyarak gülümsemek istiyorum ve sorularımı sıralamaya başlıyorum:
Teknen Tweety’i almaya nasıl karar verdin?
Otuz yaşına kadar denizle, yelkenle birebir tanışmışlığım yoktu. Ancak
denizle ilgili yazılanı, çizileni, her türlü dokümanı biriktirmiştim,
teorik birçok bilgiyi yalayıp yutmuştum. Biriktirdiklerim artık bir
odaya sığmaz olmuştu. Ama tekne almak aklımın köşesinden geçmiyordu;
çünkü
tekne deyince aklıma hep 9, 10 metrelik bir tekne geliyordu. Sonra
birgün baktım; gelirimiz belli, öyle bir tekne için gereken birikimi
elde edeceğimiz
süre de belli. Yarına ertelememeye karar verdim. Zaten yarının bir
garatisinin olmadığı da belliydi... Dolayısıyla küçük yaşlarından beri
denizle ilgili
insanların fikirlerinin bana uygun olmayabileceğini farkedip küçük
de olsa bir tekne almaya karar verdim ve 5 metrelik Tweety’i aldım.
Gerçi
aldıktan sonra da tekneyi görüp “üzülmesinler, meraklanmasınlar, heyecanlanmasınlar”
diye iki yıl boyunca annemden sakladım ama sonra ortaya çıktı. Annem
görünce şaka yollu “Oğlum söyleseydin ya... Biraz daha büyüğünü...
Bu küçücük şeyle...” falan dediyse de ben Tweety’den memnunum. Tekneyi
büyütmek
de belki o kadar korkulacak bir sorun değil ama asıl sorun ona ne kadar
zaman ayırabileceğin...
Denizde geçirdiğin kısa süreyi çok dolu dolu yaşadığın belli. Ortada
güzel bir yapıt var. Kitabın bence çok beğenildi. Sence nedeni
ne?
Deniz biraz erkek işi gibi gözüküyor. Erkeklerin egosunu şişiren
bir konu: “Bak ben bunu nasıl becerdim? O fırtınadan nasıl çıktık,
nasıl
yanaştık, o motoru nasıl tamir ettim, hava bozuktu, motor da bozuktu”
falan gibi... Ne bileyim; 30 yaşından sonra böyle şeyler değerini
kaybediyor gibi geliyor bana. Zaten askerliğini yapmışsın, başına
bir sürü iş
gelmiş, işe atılmışsın, iş batırmışsın falan... Dolayısıyla o avcılık
hikâyelerindeki
olabilecek sivrilikler törpülenmiş artık. İşte otuz yaşında tekne
alınca denize başka bir gözle bakıyorsun. Bu bakış açısını karşıdakine
yansıtınca
da bir sürü kişi “A, bak işte ben de aynı öyle düşünmüştüm” diye
geliyor sana. Bu çok güzel bir şey.
Bazı kişiler de geç yaşta başlamanın ezikliği içinde acemiliklerini,
sakarlıklarını saklamak ister. Mesela ben batma tehlikesi de
geçirdim, salmayı kırdım falan. Çoğu insan bunlardan hiç söz
etmez, hep iyi
olayları anlatır. Ben bu konuda biraz cesaretliydim galiba, komedi
unsuruyla
falan karışık, bütün rezil olmalarımı rahatça anlattım. Yazdıklarım
bu nedenle
sevildi herhalde.
Bildiğim kadarıyla denizciliğe heveslenen birçok kişi seninle
iletişime geçiyor...
2000 yılında teknemi aldığım zaman denizcilik camiasından kimseyi
tanımazken, internetteki yazışma grupları, siteyle falan derken
birçok kişiyle
tanışır oldum. Yüzyüze olmasa da yazıştığım, telefonlaştığım
bir sürü kişi...
Demin sözünü ettiğim denizcilikteki o erkeksi tarzdan dolayı
yeni başlayanlar soru sormaya çekinirler. Adam piposunu yakıyor,
sigarasını
yakıyor,
başlıyor anlatmaya: “Orda 55 knot hava yakaladık...” falan
diye. Böyle olunca
da insan sormaya çekiniyor tabii... “Şimdi basit bir şey
sorarım da, cevap veremezse karşımdakini zor duruma düşürürüm”
diye!..
Halbuki
aileden biri olsa soracaksın ama kaç kişinin ailesinde denizciliği
bilen var
ki? Ben hatalarımı, aptallıklarımı falan öyle rahat rahat
anlatınca aileden biriymişim gibi oldum. Bu nedenle insanlar
soru sormaktan,
fikir alışverişi
yapmaktan çekinmediler.
“Bilmiyorum” diye bir kelime vardır. Denizcilikte bu pek
kullanılmıyor. Kullanan çok az; kullananın da peşini ben
pek bırakmam zaten.
Neden açıklayayım: Şimdi o soru sormanın zor olduğu kişilere
bir şey
soruyorsunuz, cevabını
bilmiyorsa evirip çevirip bir başka konuya getiriyor. Durumu
anlıyorsunuz; bunun pek bir zararı yok. Ama bazen bilmeyip
de atanlar var. Siz
de bir sene o bilgiyi doğru sanıp kullanıyorsunuz, sonra
da yanlış olduğunu
en olmadık bir yerde kendi tecrübenizle öğreniyorsunuz.
N’oluyor? O kişi
gözünüzden düşmekle birlikte; siz de zor durumda kalabiliyorsunuz.
Halbuki “Kardeşim benim bu konuda fazla bilgim yok” dese
amenna!
A, a! Ne ayıp siz bir de soru mu soruyorsunuz!? Denizcilikte
soru sormak, “bilmiyorum” demek kadar ayıp değil mi sence?
Tabii, tabii... Yardım talep etmek de acizlik... Kıçtan
kara yaparken tornistan manevra yapanları çok izledim.
Erkek son
derece gergin
oluyor. Yardım eden eğer hanımıysa, kadın karadakilerden,
sağdan soldan yardım
almaya daha açık ve bunu da gurur meselesi yapmıyor. Çok
izledim; yanlış gözlemlemiş olamam. Çünkü her defasında
aynı durumu
gördüm. Erkek ise
hep “Bunu ben beceririm, yardıma ihtiyacım yok” tavrında...
Ama dediğim gibi 30-35 yaşından sonra insan, ‘yanaşırken
çok iyi
olmak, rekabet
etmek, birini yenmek’le değil; ıssız bir adaya gidip iki
gün boyunca herkesten
uzak kalmakla ilgileniyor.
İyi niyetin ile 30-35 yaş sonrası hemcinslerin için böyle
bir genelleme yapıyorsun ama izninle “genelleme yapmana”
katılmadığımı
belirttikten
sonra “Daha önce yazıyor muydun?” diye soruyorum.
Çeşitli konulara ilgim oldu. Geçen yıl da bir motosiklet
aldım mesela; ama deniz gibi tutkuyla bağlamadı beni
kendine. Denizde
yaşadıklarımı
‘paylaşmak’ istediğim için yazdıklarımı başkalarına
aktardım. Motosiklet, otomobil, fotoğrafçılık veya
bizim inşaat sektörü
dergilerine bakıyorum
örneğin; hepsinde bir hırs, güç, para, adrenalin kokusu
var. Bunlar denizcilikte de var ama isteyen sadece
keyif yanını
sürdürebilir. Bir de deniz bir
hazine: Balıkçılık, sualtı, yelken, sürat... Hepsi
ayrı bir dünya. Bugün tekneyi satıp denizden kopsam
ya da arkadaşlarımla
denize
falan çıkmasam,
yazmam herhalde.
Naviga’da yarış yazıları da yazmaya başladın...
Başlangıçta yarışmak, rekabet bana göre değil diyordum
ama şimdi farklı düşünüyorum. Bir kere yarışan denizcilerle,
gezi denizcilerini
birilerinin
kaynaştırması lâzım. O konuda da anlamsız olaylar
yaşanıyor. Kimi bir yarışa katılmak için can atarken, öteki yarışmak
için ekip
kuramadığından
yakınıyor. Sonra bir de bakıyorsun bir yarış ekibi
geliyor marinaya, hepsi bir örnek uzaylı gibi giyinmiş.
“Hoşgeldiniz”
diyorsun;
yüzüne bakmıyorlar... Yarışlara katılanların sayısı
artsa lisans sayısı
da artacak. O zaman Yelken Federasyonu da güçlenecek.
‘90’ların başında
Avrupa Birliği
kriteri olarak görüldüğü için resmen herkese sürücü
ehliyeti dağıtmışlardı. Bu çok daha soylu bir konu;
madem hepimiz
yelken için savaşıyoruz...
Bir de madem ki sürat gençleri daha çok ilgilendiriyor,
onları
denize kazandırmak için de iyi bir yol yarışlar.
Ayrıca
bazen küçük bir teknenin
saatte yarım mil bile fazla yapması önemli olabiliyor.
Bunlar da yarışlarda öğreniliyor.
Gelelim gene kitap konusuna... Gerek teknik konularda,
gerekse gezi konusunda denize heveslenenlere yol
gösterecek çok az
eser var dilimizde.
Literatürü
oluşmamış bir konunun gelişmesi beklenebilir mi...
Bu açıdan bakılırsa bu kadar marinamızın, bu kadar
teknemizin bulunması
bile mucize
değil mi aslında?
Çoğu kişinin yazmamasının nedeni bence acemiliklerini
atlatmayı beklemek. “Ustalaşıyım da öyle yazarım...”
Bir konuda yetkinleştikten
sonra herkes
yazar; önemli olan acemilik dönemlerimizi de anlatmak,
adım adım ilerleyişimizi yazmak...
Sırada ne var Çetin?
Bir yazarın ilk kitabı genellikle en güzel kitabı
oluyor. Hani sızma zeytinyağı gibi. Yılların
birikimi akıp
gidiyor, hiç
zorlama olmadan.
Diğer kitaplar peşpeşe gelmeye başlarsa ilk kitaptaki
tat kalmıyor. “Bir tane daha yazacağım, biraz
ansiklopedi karıştırayım”
şekline
dönüşmüş, belli... İleride başka kitaplar da
olabilir belki ama önce seyredilecek
bir çalışma yapmayı düşünüyorum. Maalesef seyretmek
okumaktan daha cazip
geliyor birçok kişiye. Ama asıl çıkış noktam
şu: Nasıl denizdeki bazı güzellikleri başkalarına görsel
olarak
aktarmak mümkün
değilse; denizi
hiç bilmeyenlere de sadece sözcüklerle bazı şeyleri
anlatmak mümkün değil. Onun için şimdi seyirlerde
yaptığım çekimler
üzerinde çalışmak
istiyorum.
İşte böyle böyle... Ellerine sağlık Çetin...
|