VİYA BÖYLE


Bizim Tweety’nin maceraları


İnternet sitesinden, denizcilik dergilerine usta kalemiyle yazdığı yazılarından tanıdığımız Çetin Kent denizlerde geçirdiği dört yılını Sarıldım Minik Teknemin Halatına ismiyle kitaplaştırdı. Ne mutlu ki Türk denizciliğinin de artık böyle bir kitabı var. Bilmediğiniz yönleriyle Çetin Kent’i tanımak isteyenler, buyurun sizi böyle alalım...

Yazı: Zuhâl Atasoy

Optimistler 2,30 metre boyunda, 1,13 metre eninde, çocukların yelken öğrenmesini sağlayan küçük teknelerdir. Boylarının küçük olması, minicik bedenleriyle onları kullanan çocuklar tarafından 9, 10 metrelik bir yat gibi algılanmalarına engel değildir. (Hani yıllar sonra ilkokulunuza gittiğinizde, size futbol sahası gibi gelen bahçesinin aslında küçücük bir alan olduğunu farkedersiniz ya...) Optimistler yekeyi kendinize doğru çektiğinizde... Küçük teknelerdir. Bir optimist sadece 2,30 metre... Tekne küçük... Yelkenleri fosforlu pembe... Sürme salmalı... Cam takviyeli... Yo, yo, yo, yooo! Hayır, hayır! Bu bir kabus mu... Optimist bitti. Kendisi küçüktü ama yazısı çok uzun... Yazı bitti. Gelecek yaza kadar bir daha adını anmayacağım. (Optimistçiler burayı siz okumayın... Lazerciler, siz okuyabilirsiniz.) Yazı bitti!.. Yaz da bitti... Onunla sıcak bir yaz günü Sütlüce’de buluşmuştuk!.. N’olur süt demeyin bana ama çay olabilir. (Optimistçiler okumayın dedik ya!) Ben nerdeyim? Hay Allah tam uyumak üzereydim. Tam optimist yazısını bitirmiş, gönül rahatlığıyla yatağıma uzanmışken...


Sevgili Çetin Kent! “Küçük tekne, küçük tekne” diye tutturur musun... Al işte yazılar karıştı. Ya da Sarıldım Minik Teknemin Halatına’nın etkisiyle üslupları mı karıştırdık yahu! Birşeyler karıştı ama hadi hayırlısı. Kalkayım da bari, bitireyim yazımı...

Bu kitaba sevinilmez mi
Üç, dört yıl önceydi. Çetin Kent’i, hemen herkes gibi internetteki denizcilikle ilgili e-gruplar kanalıyla okuduğumuz yazılarından tanıdım. Hergün denizcilik hakkında yazan onlarca kişi arasında daha ilk yazısıyla, ismi, beynimizdeki yerini aldı. Sonra sitesini keşfettik. Yaşadıkları çok ‘bizim gibi’, yazıları da çok içtendi. Bu kez ismi, kalbimizdeki yerini de aldı... O sıralarda, denizcilik dünyasına bir süre hizmet vermiş Yachting World Türkiye dergisini çıkarıyorduk; ben “Bize de yazsa ne iyi olur” falan diye düşünürken dergi kapandı. Gene tam o zamanlarda e-gruptaki yazışmalarda barometre iyice düşmeye başlamıştı. Bir yığın tartışma ilgimi çekmek şöyle dursun; sıkıntı vermeye başladı. Elektronik mektupları da, denizcilikle ilgili herhangi bir şeyi de okumamaya karar verdim. Çetin Kent’i de unutmuşum.


Aradan epey bir zaman geçtikten sonra bir denizcilik fuarında yüzyüze tanıştık. ‘Mutlu azınlık’ sempatik sempatik oradan oraya koşuştururken Çetin Kent melül melül dolanıyordu. (Sonradan öğrendiğimiz üzre ‘sarı bir civciv’ görüp gönlünü ona kaptırmış -sarı bir Etrex’e yani; bir de bir ‘dümenci’ peşindeymiş meğer...) Ee, kolay değil tabii. Denizciliğin en zor yanlarından biri de fuar dolaşmak... İnsanın “Yaa... Kendimiz bir otopilot yapamaz mıyız acaba?” falan gibi kalpazanlık güdüsü harekete geçiyor. Serde her işini kendi kendine halletmek var ya.


Derken geçen yaz başı, arkadaşların daveti ve ısrarlarıyla Marmara Yat Rallisi MAYRA’nın yemeğine katıldım. Birkaç dost görüp iki çift lâf edeceğim türden bir akşam geçireceğimi düşünürken; gecenin beni en etkileyen yanı, Çetin Kent’in, Sarıldım Minik Teknemin Halatına adıyla bir kitap yazdığı anonsunu duymak oldu. Kitap, Kropi Yayınları tarafından Ataköy Marina Yacht Club’ın 1 No.’lu yayını olarak çıkarılmıştı. Arkadaki 28 renkli fotoğraf ve kısa bir denizcilik terimleri sözlüğüyle 184 sayfadan oluşuyordu. Boyu 21 cm, eni 13.5 cm olup su hattı boyu ise... -pardon gene karıştırdık.


Kitabın teknik özelliklerini bir yana bırakırsak; satın alan arkadaşlardan birininkini alıp sayfaları karıştırmaya başladım hemen. Evet, gene o sıcak üslupla Çetin Kent karşımdaydı. Üstelik ‘vıınnnn’ diye öten bilgisayar ekranında değil, kağıt kağıt kokan sayfaların içinde. Ancaaak... Galiba bulunduğum yaş itibariyle, içtenlikle yazılmış gibi görünen eserlerde, yazılanların gerçekten samimi olduğuna hemen inanamamak gibi bir huyum var artık. Önce yazarını görecem, tanıycam; ondan sonra ikna olacam... Yapmacıksız, fuarda dolaşan Çetin Kent gözümün önüne geldi. İki lakırdı da etmiştik. Sitesinden yazılarını okumuşluğuz var ya, demek gene yazar incelemesi yapan gözlerle süzmüşüz ki, aklımızda gerçekten samimi olduğuna dair izler kalmış.

 

Bir elinde çarşaf, bir elinde yeke
Şimdi Komodor Teoman Arsay kitapla ilgili bir konuşma yapıyor. Sesi uzaktaki masalara zor ulaşıyorsa da konuşmasından “Üslubu beğenmeyebilirsiniz” gibi bir cümle yakalıyorum. Tüh gerisini duyamadım; ne dedi acaba? Tabii herkes her yazarın dilini beğenecek diye bir kural yok. Yok ama, Çetin Kent’in, denizcilik camiasında bugüne kadar geçerli olan ‘denizi ve denizciliği ele alış tarzı’nı yıkışına alkış tutarım doğrusu!


Bugüne kadar geçerli olan tarz, tabii istisnalar hariç, nasıl mıydı: Herkes teknesine yelken yapmak için elinde çarşaflarla doğduğu için öncelikle acemiliklere hiç değinilmeyecek... Bir limana girerken, tekneye bir zarar gelmesinden ziyade seyredenlerin göz zevki(!) bozulmasın diye, tekne üstündeki herkesin kalbi, kaptan tarafından kırılacak ve de bu hemen unutulacak. Sonra da bu manevra “Şahane yanaştık ama!” şeklinde yazılıp çizilecek. Eleştiri veya özeleştiri yapılıp bunlarla dalga geçilmeyecek, gülünmeyecek –dedikodu serbest ama!.. O zaman bol bol arkadan gülünebilir. Herkes seyirlerde kaç öğün ve neler yediğini, kaç tane balık tuttuğunu yazacak. Nerede, kaç metreye, saat kaçta demir atıldığı, saat kaçta demir alındığı yazılacak. Bir insanın kendini denizlere atıncaya kadar iç dünyasında nelerin koptuğu, attıktan sonra nelerin kopmaya devam ettiği paylaşılmayacak. (Ben, elinde yekeyle doğanlar için geçerli olamayan insan hayatındaki bu iki dönemi D.Ö. -Deniz Öncesi- ve D.S. -Deniz Sonrası- şeklinde adlandırıyorum kısaca.) D.Ö.’nde nasıl bir insandım, D.S.’nda nasıl oldum diye felsefe yapılmayacak.........


Durun, durun... Hah işte! Kendisi de orada; “İzmir otobüsüne yetişecek, acelesi var” diye davet ediyorlar sahneye... Komodor’un sesini bile duyamadık; kitabı hakkında utana sıkala bir konuşma yapan Çetin Kent’in söylediklerini nasıl duyalım. (Yaz başı ya; herkes birbirini özlemiş galiba, davetlilerarası sohbet baskın çıkıyor.)

Okurken yaşamak
Sarıldım Minik Teknemin Halatına’yı o gece almadım. Hatta ondan sonra da, hemen alıp okuyayım, diye uğraşmadım. Kitaba başlamak için, bir arkadaşımın teknesinde görüp ödünç istemeyeceğim ânı beklemem gerekiyormuş.*


SMTH’yı (Sarıldım Minik Teknemin Halatına) eve getirdiğimde bir süre bakıştık. Ona “Hayır seni bir çırpıda okuyup bitireceğimi sanıyorsan yanılıyorsun” dedim; “Kırk yılda bir –daha doğrusu, kendi dalında Türkçe telif eser olarak ilk kez- yazılmışsın, bekle bakalım.” Okumaya başladığımda da, bir çırpıda bitirmemek için gerektiğinde kendimi zincirlere falan vurdum. Fakat yaptığım 5 Yıllık Okuma Plânı’na rağmen sayfalar beni yutuverdi... Ve kitap bitti. Hüzünlendim. Aklıma, yabancı dillerde bu tür denizcilik anılarının anlatıldığı ne çok kitabın bulunduğu geldi. İlk hatırladığım da Amerikalı denizci John Neal’in kitabı Mahini’nin Seyir Defteri oldu örneğin. Belki iddiasızlığı ve içtenliği ile SMTH’ye benzediği için... Konu ne olursa olsun hakkında yazılı eserler yoksa o konunun gelişmesi, genişlemesi beklenebilir mi? Hele denizcilikten söz ediyorsak... İnsan, tekne yapanın, tekne alanının, çekekte teknesine bakım gösterenin, yelken basanın, demir atanın, demir alanın, motor tamir edenin ve gezenin görenin maceralarını okuyacak ki denizi merak etsin, heveslensin... Ya da heveslenmesin; “Okudum. Böyle de hayat mı olur.” diye alternatif fikir üretsin...

Kitabı nasıl mı buldum?
SMTH’yı okurken uyuyacağıma yakın, Tweety’nin sabahın köründe bilinmeyen bir ufka doğru demir alacağı bir bölüme gelmişsem eğer, kitabı kapatıp başucuma koydum. Biyolojik saatimi sefere çıkılacak saate ayarlayıp uykuya daldım. Yıl boyu ortalama 06:30-07:30 arası olan uyanma saatim, ertesi sabah 05:00’e düştü. Ben de, günün ilk ışıklarıyla bizim kıyılarda yekenin başına geçtim. Kitabın sayfalarından farklı olarak kuş sesleri arasında... (Bizim evin civarındakiler canım...)
Ha keza akşam olunca ıssız koya vardığımızda “Burada da dolunay var mı acaba?” diye kafamı uzatıp pencereden bakındım... Birkaç gün içtiğim çaylar Tweety’nin kuzinasından uzatılmış gibi geldi bana! Pek bir tavşan kanıydı... Çetin Kent, Kaynarpınar’da binbir cambazlıkla bağlanırken (ve üstelik bir grup ‘kişi’ de onu ilgiyle izlerken) hem heyecandan soğuk terler döktüm, hem de “Bizdeki denizcilik anlayışı işte bu kadar. Demek onbeş senedir değişen bir şey olmamış?” diye hayıflandım.
Sonra... Dışarı çıkarken SMTH’yı hep yanıma almama rağmen, öyle trende, vapurda falan ortaya çıkarıp hiç okumadım. Çünkü bir kitabın sayfalarını çevirip çevirip gülmemek için kendini zor tutan bir yolcuyu, diğer yolcular ‘bu pek tekin değil galiba’ bakışlarıyla süzüyorlar.


Yalnız bu arada bir saptamada da bulundum ki söylemeden edemeyeceğim. Çetin Kent, Maria Suarez’in anılarını anlattığı yazı dizisinde (Naviga – Küçük İstimbot / Herkes tekne alabilir, sen bile) “Durun bakalım; hemen öyle şıp tekne almaya kalkmayın. Oturun sıcak odanızda, önce biraz ilgili kitapları karıştırın, harita üzerinde navigasyon çalışmaları falan yapın. Bu iş sizi saracak mı bakalım? Eğer öyleyse tekne almaya soyunursunuz.” diyor ya... İşte bununla ilgili...
Sevgili Çetin; maazallah Sarıldım Minik Teknemin Halatına gibi başka kitaplar da yazılır, insan “Bunu hemen bitireyim de ötekine başlayayım” rahatına ererse inan denizlerde kimse kalmaz! Benden söylemesi.

*SMTH’yı ödünç alarak okudum ama sanmayın ki hiç satın almadım. Şimdi kime bir kitap hediye etmeyi düşünsem bir STMH alıyorum. Önerilir. Yalnız denizcilik camiası küçük; bir denizciye beş ayrı kişinin birer tane STMH hediye etmesi de hoş değil tabii. Özellikle camia dışındakilere hediye etmek lâzım ki hem böyle çakışmalar olmasın hem de birileri daha zehirlensin.


Çetin Kent bu kez anlatıyor
Sarıldım Minik Teknemin Halatına’yı bitirir bitirmez ben de sarıldım telefona. Aradım Çetin Kent’i. Oturup söyleşelim mi falan derken bir çarşamba gününde karar kıldık. Peki ya yer neresi olacak? Benim aklımda, kitabı okurken özenmişim, Çorlulu Ali Paşa Medresesi veya yazın İstanbul’un en serin yerlerinden biri olduğunu bildiğim için Sarayburnu var. Telefonun ucundaki ses ise “İstersen Sütlüce’de buluşalım.” diyor. Haydaaa! Nereden çıktı şimdi bu Sütlüce? Efendim İstanbul’a geçen gelişinde müzeyi dolaşmayı tamamlayamamış da sohbetten sonra devam edermiş ziyaretine... Ses tonum biraz düşüyor ama misafiri de kıracak değiliz ya... Sesimi toparlamaya çalışırken “Ama sen mutsuz olacaksan...” diyor hemen.


Orasıydı, burasıydı diye birbirimize nezaket gösterirken Sütlece’ye karar veriliyor ve buluşuyoruz. Fakat söyleşi Sarayburnu’nda gerçekleşiyor!.. Sütlüce’den Sarayburnu’na gelişimizi Çetin Kent’in kalemine bırakıyorum. Birgün mutlaka yazar. Çünkü bu anıyı yazarak, bir kez daha sinirlenmek değil, okuyarak gülümsemek istiyorum ve sorularımı sıralamaya başlıyorum:

Teknen Tweety’i almaya nasıl karar verdin?
Otuz yaşına kadar denizle, yelkenle birebir tanışmışlığım yoktu. Ancak denizle ilgili yazılanı, çizileni, her türlü dokümanı biriktirmiştim, teorik birçok bilgiyi yalayıp yutmuştum. Biriktirdiklerim artık bir odaya sığmaz olmuştu. Ama tekne almak aklımın köşesinden geçmiyordu; çünkü tekne deyince aklıma hep 9, 10 metrelik bir tekne geliyordu. Sonra birgün baktım; gelirimiz belli, öyle bir tekne için gereken birikimi elde edeceğimiz süre de belli. Yarına ertelememeye karar verdim. Zaten yarının bir garatisinin olmadığı da belliydi... Dolayısıyla küçük yaşlarından beri denizle ilgili insanların fikirlerinin bana uygun olmayabileceğini farkedip küçük de olsa bir tekne almaya karar verdim ve 5 metrelik Tweety’i aldım. Gerçi aldıktan sonra da tekneyi görüp “üzülmesinler, meraklanmasınlar, heyecanlanmasınlar” diye iki yıl boyunca annemden sakladım ama sonra ortaya çıktı. Annem görünce şaka yollu “Oğlum söyleseydin ya... Biraz daha büyüğünü... Bu küçücük şeyle...” falan dediyse de ben Tweety’den memnunum. Tekneyi büyütmek de belki o kadar korkulacak bir sorun değil ama asıl sorun ona ne kadar zaman ayırabileceğin...


Denizde geçirdiğin kısa süreyi çok dolu dolu yaşadığın belli. Ortada güzel bir yapıt var. Kitabın bence çok beğenildi. Sence nedeni ne?
Deniz biraz erkek işi gibi gözüküyor. Erkeklerin egosunu şişiren bir konu: “Bak ben bunu nasıl becerdim? O fırtınadan nasıl çıktık, nasıl yanaştık, o motoru nasıl tamir ettim, hava bozuktu, motor da bozuktu” falan gibi... Ne bileyim; 30 yaşından sonra böyle şeyler değerini kaybediyor gibi geliyor bana. Zaten askerliğini yapmışsın, başına bir sürü iş gelmiş, işe atılmışsın, iş batırmışsın falan... Dolayısıyla o avcılık hikâyelerindeki olabilecek sivrilikler törpülenmiş artık. İşte otuz yaşında tekne alınca denize başka bir gözle bakıyorsun. Bu bakış açısını karşıdakine yansıtınca da bir sürü kişi “A, bak işte ben de aynı öyle düşünmüştüm” diye geliyor sana. Bu çok güzel bir şey.


Bazı kişiler de geç yaşta başlamanın ezikliği içinde acemiliklerini, sakarlıklarını saklamak ister. Mesela ben batma tehlikesi de geçirdim, salmayı kırdım falan. Çoğu insan bunlardan hiç söz etmez, hep iyi olayları anlatır. Ben bu konuda biraz cesaretliydim galiba, komedi unsuruyla falan karışık, bütün rezil olmalarımı rahatça anlattım. Yazdıklarım bu nedenle sevildi herhalde.


Bildiğim kadarıyla denizciliğe heveslenen birçok kişi seninle iletişime geçiyor...
2000 yılında teknemi aldığım zaman denizcilik camiasından kimseyi tanımazken, internetteki yazışma grupları, siteyle falan derken birçok kişiyle tanışır oldum. Yüzyüze olmasa da yazıştığım, telefonlaştığım bir sürü kişi...


Demin sözünü ettiğim denizcilikteki o erkeksi tarzdan dolayı yeni başlayanlar soru sormaya çekinirler. Adam piposunu yakıyor, sigarasını yakıyor, başlıyor anlatmaya: “Orda 55 knot hava yakaladık...” falan diye. Böyle olunca da insan sormaya çekiniyor tabii... “Şimdi basit bir şey sorarım da, cevap veremezse karşımdakini zor duruma düşürürüm” diye!.. Halbuki aileden biri olsa soracaksın ama kaç kişinin ailesinde denizciliği bilen var ki? Ben hatalarımı, aptallıklarımı falan öyle rahat rahat anlatınca aileden biriymişim gibi oldum. Bu nedenle insanlar soru sormaktan, fikir alışverişi yapmaktan çekinmediler.


“Bilmiyorum” diye bir kelime vardır. Denizcilikte bu pek kullanılmıyor. Kullanan çok az; kullananın da peşini ben pek bırakmam zaten. Neden açıklayayım: Şimdi o soru sormanın zor olduğu kişilere bir şey soruyorsunuz, cevabını bilmiyorsa evirip çevirip bir başka konuya getiriyor. Durumu anlıyorsunuz; bunun pek bir zararı yok. Ama bazen bilmeyip de atanlar var. Siz de bir sene o bilgiyi doğru sanıp kullanıyorsunuz, sonra da yanlış olduğunu en olmadık bir yerde kendi tecrübenizle öğreniyorsunuz. N’oluyor? O kişi gözünüzden düşmekle birlikte; siz de zor durumda kalabiliyorsunuz. Halbuki “Kardeşim benim bu konuda fazla bilgim yok” dese amenna!

A, a! Ne ayıp siz bir de soru mu soruyorsunuz!? Denizcilikte soru sormak, “bilmiyorum” demek kadar ayıp değil mi sence?
Tabii, tabii... Yardım talep etmek de acizlik... Kıçtan kara yaparken tornistan manevra yapanları çok izledim. Erkek son derece gergin oluyor. Yardım eden eğer hanımıysa, kadın karadakilerden, sağdan soldan yardım almaya daha açık ve bunu da gurur meselesi yapmıyor. Çok izledim; yanlış gözlemlemiş olamam. Çünkü her defasında aynı durumu gördüm. Erkek ise hep “Bunu ben beceririm, yardıma ihtiyacım yok” tavrında... Ama dediğim gibi 30-35 yaşından sonra insan, ‘yanaşırken çok iyi olmak, rekabet etmek, birini yenmek’le değil; ıssız bir adaya gidip iki gün boyunca herkesten uzak kalmakla ilgileniyor.


İyi niyetin ile 30-35 yaş sonrası hemcinslerin için böyle bir genelleme yapıyorsun ama izninle “genelleme yapmana” katılmadığımı belirttikten sonra “Daha önce yazıyor muydun?” diye soruyorum.
Çeşitli konulara ilgim oldu. Geçen yıl da bir motosiklet aldım mesela; ama deniz gibi tutkuyla bağlamadı beni kendine. Denizde yaşadıklarımı ‘paylaşmak’ istediğim için yazdıklarımı başkalarına aktardım. Motosiklet, otomobil, fotoğrafçılık veya bizim inşaat sektörü dergilerine bakıyorum örneğin; hepsinde bir hırs, güç, para, adrenalin kokusu var. Bunlar denizcilikte de var ama isteyen sadece keyif yanını sürdürebilir. Bir de deniz bir hazine: Balıkçılık, sualtı, yelken, sürat... Hepsi ayrı bir dünya. Bugün tekneyi satıp denizden kopsam ya da arkadaşlarımla denize falan çıkmasam, yazmam herhalde.


Naviga’da yarış yazıları da yazmaya başladın...
Başlangıçta yarışmak, rekabet bana göre değil diyordum ama şimdi farklı düşünüyorum. Bir kere yarışan denizcilerle, gezi denizcilerini birilerinin kaynaştırması lâzım. O konuda da anlamsız olaylar yaşanıyor. Kimi bir yarışa katılmak için can atarken, öteki yarışmak için ekip kuramadığından yakınıyor. Sonra bir de bakıyorsun bir yarış ekibi geliyor marinaya, hepsi bir örnek uzaylı gibi giyinmiş. “Hoşgeldiniz” diyorsun; yüzüne bakmıyorlar... Yarışlara katılanların sayısı artsa lisans sayısı da artacak. O zaman Yelken Federasyonu da güçlenecek. ‘90’ların başında Avrupa Birliği kriteri olarak görüldüğü için resmen herkese sürücü ehliyeti dağıtmışlardı. Bu çok daha soylu bir konu; madem hepimiz yelken için savaşıyoruz... Bir de madem ki sürat gençleri daha çok ilgilendiriyor, onları denize kazandırmak için de iyi bir yol yarışlar. Ayrıca bazen küçük bir teknenin saatte yarım mil bile fazla yapması önemli olabiliyor. Bunlar da yarışlarda öğreniliyor.


Gelelim gene kitap konusuna... Gerek teknik konularda, gerekse gezi konusunda denize heveslenenlere yol gösterecek çok az eser var dilimizde. Literatürü oluşmamış bir konunun gelişmesi beklenebilir mi... Bu açıdan bakılırsa bu kadar marinamızın, bu kadar teknemizin bulunması bile mucize değil mi aslında?
Çoğu kişinin yazmamasının nedeni bence acemiliklerini atlatmayı beklemek. “Ustalaşıyım da öyle yazarım...” Bir konuda yetkinleştikten sonra herkes yazar; önemli olan acemilik dönemlerimizi de anlatmak, adım adım ilerleyişimizi yazmak...


Sırada ne var Çetin?
Bir yazarın ilk kitabı genellikle en güzel kitabı oluyor. Hani sızma zeytinyağı gibi. Yılların birikimi akıp gidiyor, hiç zorlama olmadan. Diğer kitaplar peşpeşe gelmeye başlarsa ilk kitaptaki tat kalmıyor. “Bir tane daha yazacağım, biraz ansiklopedi karıştırayım” şekline dönüşmüş, belli... İleride başka kitaplar da olabilir belki ama önce seyredilecek bir çalışma yapmayı düşünüyorum. Maalesef seyretmek okumaktan daha cazip geliyor birçok kişiye. Ama asıl çıkış noktam şu: Nasıl denizdeki bazı güzellikleri başkalarına görsel olarak aktarmak mümkün değilse; denizi hiç bilmeyenlere de sadece sözcüklerle bazı şeyleri anlatmak mümkün değil. Onun için şimdi seyirlerde yaptığım çekimler üzerinde çalışmak istiyorum.

İşte böyle böyle... Ellerine sağlık Çetin...