![]() |
|
Herkes tekne alabilir, sen bile.... (3) Çıkan kısmın özeti: Zengin bir çiftçinin kızı olan Maria Suarez komşu çiftliğin kâhyasına aşık olur. Bunu duyan babanın zulmünden korkan genç sevgililer, bir gece kaçmaya karar verirler. Olaylar gelişir..... Bizim bu yazı dizisinin gittiği nokta Brezilya dizisi gibi olacak. 1, 2, 3... diye gidiyoruz, haydi bakalım. İki aydır tekne sahibi olmakla ilgili affınıza sığınarak ukalalık, gevezelik, sohbet arası bir şeyler karalamaya çalışıyorum. Gelen mesajlardan anladığım kadarıyla köşeyi, yazılanlara katlanabilen, “sinirlerine sahip olabilen”, “acı çekmeyi seven” oldukça fazla sayıda insan takip ediyor. Ben daha ne diyeyim, siz de benim kafadansanız baştan söyleyeyim, hepimizi toplasak tekneye zehirli boya diye sürülecek kadar bile akıl yok demektir. “Su üztünde gıpraşan tatta parçasına gönül veren şaşkınlar” olarak görüleceğiz, farkındasınız değil mi? Ben uyarayım da sonra “biz de akıllı uslu bir şey sanmıştık, yandık biz hem de ne yandık” diye feryat figan etmeyin. Maillere elimden geldiğince özel cevap verdim. Gördüğüm kadarıyla şu “tekne, ama nasıl tekne” sorusu ciddi bir sorun. Hayata yeni atılmış gencecik kardeşlerimizden tutun, önümüzdeki sene emekli olacak büyüklerimize kadar, çok geniş yaş ve sosyal konum yelpazesinde okuyucu dost edinmişiz. Planıma göre, küçük tekneler konusuna bu ay girerim birkaç yazıdan sonra da toparlar çıkarım diye düşünüyordum ama gidişat o ki, durum biraz interaktif hal alacak. Suyun akışına bırakalım kendimizi, bu konu bakalım nerelere götürecek. Gelen mektupların bir kısmı çok tehlikeli sevgili dostlar. Yok öyle asılan, sapıklık eden birileri yok allaha şükür, hemen dalga geçmeyin. Tehlike şu ki, yazıyı okuyan dostların bir kısmı hemen şöyle bir hisse kapılmış: “Sahi ya, bir tekne güzel gider bak şimdi, şöyle keyifli keyifli ohhh, hakkaten ya, bak iyi oldu rastladığım, evet Çeto kardeş ne yapıyoruz şimdi, nerden alıyoruz tekneyi, söyle hadi”. Bir dakika bir dakika. Tamam Haldun Sevel, Gani Müjde, Turgay Noyan ağabeylerimin olsun, diğer yazar dostlarımızın ve naçizane benim yazılarımın olsun, hepsinin amacı denize özendirmek, denizi sevdirmek, ona insanları yaklaştırmak, kabul. Fakaaaaaat bazı şeyleri gözden kaçırıyoruz sanki. Denizin keyifli yanlarını anlatıyoruz, sıkıntılı anları bile mizahla, birkaç güzel çizgiyle, heyecanla ve denize sevgiyle anlatıyoruz, sanılıyor ki külliyen keyif bu iş yahu, hoyda bre denize, savulun! Orda biraz durun bakalım. Birkaç ay önce Bursa’lı bir dostumun çevresinden birkaç kişi heyecanla tekne aldılar, İstanbul’a gitmek üzere açıldılar ve birkaç saat sonra tekneyle beraber karaya vurdular. Neyse ki ölen kalan yok. Yelkenli tekne tecrübeleri yokmuş, teknede birçok eksik varmış filan. Araba bozulursa kenara çekip tamirciyi bekleyebilirsin, sis varsa, yağmur yağıyorsa ilk benzin istasyonuna girip bekleyebilirsin. Denizde, teknede böyle şeyler yok. Heyecan, macera, adrenalin tamam, güzel şeyler; fakat bunlar, “ekipmanın” ve “teknik bilgin” eksiksiz olduğunda bir şey ifade eder. Yıpranmış ipleriyle dağa çıkan bir dağcı, erimiş lastiklerle yarışan bir rallici için, heyecan adrenalin macera yaşıyor denmez, aptal denir. Kaldı ki adrenalin için yatçılık, tekne, yelken dünyasına girecekseniz zaten kesmez bu sizi, zira Türkiye’nin en hızlı yelkenli teknesini alsanız yapacağınız hız, karadaki bir bisikletlinin hızından çok fazla değildir. Demem odur ki, okunur öğrenilir bilgi ilerletilir gözlenir tanışılır araştırılır meraklanılır sabır edemeyecek hale gelinir, ve en sonunda ! bilinçle! “bir tekne almaya karar verilir! Yeni argo deyimle “hatun götürmek” için koşup tekne alınmaz, “aniden” farkedip, işte istediğim hayat bu, tekne almalıyım, diye karar gelgitleriyle de tekne alınmaz. Alınana kadar bilinçlenilir, ölçülüp biçilir. Kendi hızlandırılmış trenini ani bir hevesle denize atıp sefere koyma. Altyapını hazırla. Önce denizi bir yaşam biçimi haline getir, tekne bunun üzerine süsü olsun. Kara kışın ortasında bir şubat gecesi sıcacık odanızda 311 numaralı harita yerde açılır, üzerine uzanılır, haritanın yanında Sadun Boro’nun Vira Demir kitabının ilgili sayfaları karıştırılır, bir kitaba bir haritaya bakılır, fotoğraflarla haritadaki şekiller ilişkilendirilmeye çalışılır, hayaller kurulur, kitaptaki uyarısı verilen sığlıklara dikkat ederek bir koya girip çıkılır, hava biraz sertler, yelkenlere camadan vurulur, denizden sıcak bir buhar çıkıp yüzünüzü yakar, sonra farkedersiniz ki haritanın yanındaki çay bardağınızdan çıkan buhar yüzünüzü yakmıştır, kendinize gelirsiniz, evinizdesinizdir, aylardan şubattır. Tekneniz yoktur, ama camadan nedir, nasıl rota çizilir bilirsiniz, ama tekneniz yoktur; şu fenerin yanında yazan harfler sayılar nedir bilirsiniz ama tekneniz yoktur, mevkiinizi haritaya işaretlersiniz ama tekneniz yoktur, Selimiye Köyü’ne kaç miliniz kalmıştır bilirsiniz, saat kaçta orada olacağınızı da bilirsiniz ama..ama tekneniz yoktur. İşte o an bizim karadenizli Temel bağırır! ŞART MİDUR! Evet şart midur, teknen olması şart midur ha? Paran yoksa, iki bacağın yoksa, tekne aldığında karın hayatı sana zehir edecekse, tekne alman şart midur yahu! Tekne sadece önemsiz bir detay işte görmez misin. O şubat gecesindeki özgürlüğünü kim alabilir elinden, teknen olsa ne olur olmasa ne olur. Sen içinde, sen kafanda, sen yüreğinde denizi, rüzgarı, koyları körfezleri yaşatıyorsan tekne ne ki! “Paran yoksa, iki bacağın yoksa, tekne aldığında karın hayatı sana zehir edecekse”, birkaç milyon liralık haritanı, birkaç milyonluk pergelini, paralel cetvelini, birkaç milyonluk bir kitabı ve üç kuruşluk çayını da elinden alabilecek değiller ya. Sen zaten denizi ayağına getirmişsin, kim sana engel olabilir ki. İşte denizi yaşam tarzın haline getirdiysen, bir de denk getirip tekne de alıverdiysen, hoyda bre, Selimiye köyüne girerken şubat ayındaki hayalinde olan şekiller üç boyutlu hale geldiyse, muz ağaçlarının hışırtısı kulağına, köydeki ineklerden yayılan hafif tezek kokusu teknene kadar ulaştıysa, havuzluktaki hoparlörden de üstad mırıldanıyorsa “ En küçük bir ses bile sanki gök gürültüsü, içim kıpır kıpır, deniz kıpırtısız”, işte o zaman iki damla mutluluk yanağından süzülür ve köyün önündeki denize karışır zaten. Bana göre tekne bu işe yarar, sen ne amaçla almak istiyordun ki? Elbette herkes tekne alsın, herkes denizi farketsin, denizi özendirelim, herkesi zehirleyelim eyvallah da; camlardan kol sarkıtıp çıstak çıstak giden, çelik cantlı, hor hor homurdanan egsozlu araba kıvamında tekneler de olmasın yahu. Yanında demirli tekneyi gürültüden rahatsız etmemeyi aklına getirebilecek asgari zekaya sahip insanlar çıksın. Yüzen birkaç çocuğu biçen hız magandaları doluşmasın denize. Cahillikle sandalla açılıp dönemeyen adamları gören analar çocuklarına “deniz tehlikeli bak uzak dur” demesinler bu yüzden. Her türlü melanet denizden gelir lafına inanan, deminki annelerin büyüttüğü çocuklar büyüyüp kanun yaparken, sözde bizi denizden korumaya çalışırken, çözümü denize çıkılmaması için envai çeşit zorluk çıkarmakta görmesinler. “Kervan yolda düzülür, hele bir tekne alalım gerisi allah kerim” mektuplarına karşı bir minik cevap niteliğindeydi bu yazı. Ama yazı dizimizin bütünlüğünü de pek bozmuş sayılmayız. Geçen sayıda maddi ve fiziki yeterlilikleri sorgulamıştık, bu sayıda da denize çıkarken “bilinçli” ve donanımlı olmanın öneminden dem vurduk. (Bu son cümle Hatemi Hoca’nın tarzında ve tonunda okunacak.) Özetle korkuyorum. Denizi ve tekneleri bilinçsizce, gösteriş için, başka amaçlar için kullanan, kazalara, belalara sebep olan bir sürü insan ortaya çıkıverirse diye korkuyorum. Marinada garsoniyer olarak kullanılan tekneler, kıyıda yüzenleri biçecek gibi gezen maganda tekneler, suyu benzin ya da mazot deşarjıyla batıran tekneler fazlalaşırsa diye korkuyorum. Neyse, korkunun ecele faydası yok; deniz kültürünü yaşayan, denizcilikle ilgili herşeyi hobi edinmiş, en sonunda da minik de olsa bir teknecik edinmiş doğru insanların fazlalaşması dilekleriyle her konuda yazmaya, paylaşmaya devam, adres belli: ckent@navigamagazin.com
Önümüzdeki sayıda: Maria Suarez’in kâhyayla birlikte dağda başına gelenler...
(Dergi neden poşette satılıyor sanıyordunuz ?)
|