İki nefes özgürlük

2003 senesinin Mayıs ayında maceralı bir İzmir- Hisarönü seyri yapmıştık. Sevgili Erkan Çaylı’nın, KLE isimli 10 metrelik şirin ahşap teknesiyle gece gündüz yol yaparak, yolda da Yunan Sahil Güvenliği’yle bol bol köşe kapmaca oynayarak ve de 2 kere sobelenerek gezimizi bitirmiş, KLE’yi Orhaniye Martı Marina’ya bıraktıktan sonra karadan İzmir’e dönmüş ve şimdi olduğu gibi gere gere cümleleri uzatarak okuyanlara fenalık geçirtmiş, bu yüzden de bol bol ah almış idik.

Aradan bir sene geçmiş, Nisan 2004 gelmişti. KLE’nin marinayla olan sözleşmesi bitiyordu ve Erkan Çaylı teknesinden uzakta çok sıkıntı çektiğinden KLE’yi İzmir’e geri getirme kararı almıştı. (Böyle anlatınca da gerilim filmi senaryosu gibi oluyor, hadi hayırlısı.) İşte tam o sırada İzmir’de herkesin mailine bir mesaj düştü! KLE’nin sahibi E.Ç. (41) mesajında tekneyi beraber getirmeyi teklif ediyordu! Tarih olarak 23 Nisan’daki 3 günlük tatilin en masum çocuk bayramı hislerinden yararlanmayı düşünen E.Ç.(41), çalıştığı işyerinden minimum miktarda izin alarak, adı geçen tarihlerdeki tatil günlerine ekleyerek, tekne getirmek için kendi çıkarları doğrultusunda bu izni kullanmayı, açık açık teklif ediyordu! Mesaja cevaplar gelmekte gecikmedi. Az sonra!

Şaka bir yana, mesajı aldığımda canım sıkıldı. Zira o tarihlerde, artık evlilik ordusuna nefer yazılmış zavallı biri olarak, ne yazık ki başka bir programım vardı. Deniz, evlilik, tekne dostlarıyla buluşma, tekne gezileri için izin alma vs arasındaki “ince” çizgileri, ileriki sayılardan birinde (başımıza bir iş gelmesin diye) “takma isimle” irdeleyeceğiz. Aklınızda olsun.

Tarih 13 Nisan. KLE’nin 23 Nisan tatilindeki İzmir’e yolculuğuna gidemeyeceğim kesinleşmiş halde, canım sıkkın. Haftaiçi bir mesaj daha geliyor. Bu sefer Chocolate tayfasından. Chocolate, Ege Açıkdeniz Yat Kulübünün yarışlarına katıldığımız tekne. Hoş ben genelde arkada oturup fotoğraf çekiyorum, yarıştan filan anlamam ama olsun. Marmaris’te 17-18 Nisan tarihlerindeki yarışlara girer miymişiz. Orada tekne kiralayıp yarışır mıymışız. İnsanın böyle dostları olacağına.. Mahsus yapıyorlar.. Sanıyorlar ki ben evden izin alamayacağım, sanıyorlar ki... görür onlar.

15 Nisan Perşembe. Alel acele hanım gelmeden eve gidiyorum, haftasonu için alet, edevat, giysi ne varsa bavulumu hazırlıyorum, Marmaris’e gitmeyen karacı olsun! Bavulu kanapenin arkasına gizledikten sonra....... boş oturmayayım diye dünden kalan bulaşıkları yıkıyorum, banyoyu filan temizliyorum. Tamamen boş oturmamak ve hijyenik sebeplerden oluşan kaygılar. Çamaşırları astığım sırada geliyor. Camlar niçin kirli diye bağırırken, siniri geçsin diye bir süre bekleyip, sonra sert ve kararlı bir ses tonuyla, emredercesine haykırıyorum:
“Marmaris’e gidebilir miyim, gulps, iyk...”
Kararlılığımdan ve şiddetimden, karşımda eziliyor.
Çaresizlik içinde ve acı çekercesine “Tria?” diye ancak fısıldayabiliyor biçare.
“Gelince borç harç söz!”, diye yalv....emreden gözlerle süzüyorum.
“Peki”, diyebiliyor.
Hah haaaa maço erkek dedikleri işte o benim işte. Yarın Cuma ve Marmaris’e gitme iznini koparmışım ben daha ne diyeyim. İzin koparmak ne kelime ben isteyeceğim de karşı çıkacak ha..pehhhhh

Cuma sabah
Sabah yeni bir mesaj; Chocolate tayfası gidemiyormuş! Çantam yanımda çıkmıştım sabah evden ve Marmaris planı iptal. Üzüntümden ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemez halde Erkan Çaylı’yı arıyorum:
-Abi senin KLE’yi getirme işi vardı ya...
-Evet?
-İstersen bir hafta öne alalım abi. Haftaya biliyorsun önemli işlerim var, bu haftasonu getirelim derim.
-Sen Marmaris’e yarışa gitmeyecek miydin Çeto?
-Düşündüm de... KLE’yi getirmek daha mantıklı da.. aslında... dostluk..kardeşlik..mantıken... de..hıcks..
-Çeto anlaşılan senin iş iptal oldu ve sen de izin kopartmış bulundun, kırk yılda bir. Şimdi iznin varken boşa gitmesin diye bana tekneyi bir hafta önceden getirtmek için numara yapıyorsun.
-Böyle sert kelimelerle ifade etmesek abi..

Yola çıkış
Sevgili Utku Uçkan ağabeyimizi de kandırdıktan sonra, cuma akşamı yola çıkmak üzere Erkan Çaylı’nın evinin önünde buluşuyoruz. Benim bavulu gören yol arkadaşlarım bir gideceğimiz arabaya, bir bavula bakıyorlar ve “arabayı bavula koyup yürüyerek gidelim” diyorlar. İnsanlar bazen çok kırıcı olabiliyor.

Gece yarısı, o harika Orhaniye Martı Marina’ya girdiğimizde, uzun karayolu yolculuğumuzun tüm yorgunluğunu atıyoruz. Yeri gelmişken; Martı Marina gördüğümüz en temiz, en güzel, en sakin marinalardan biri. Geçen sene bu kadar dolu ve tutulan bir yer değildi, fakat bu sene ne karada ne de denizde kolayca yer bulunabilecek, belli. Gene geçen sene dolar cinsinden ödenen barınma ücreti bu sene birebir euroya çevrilmiş. Yani geçen sene 1300 dolar olan ücret bu sene 1300 euro. Neden, sebep, mantık....?.. Yorumsuz....

Aklınızda olsun, sabah marina marketine sınırlı sayıda, nefis çörekler gelir. Eski Martı marinalı olduğumuzdan önceden sıraya girip, sırada bekleyenlerin kızgın bakışlarını üstümüze alınmayarak hepsini satın alıp, hızla tekneye kahvaltıya gidiyoruz. Daha mazot iskelesi açılmadı. Kısa bir Kızkumu gezisinden sonra, mazotumuzu doldurup vira bismillah diyoruz.
Geçen seferki gibi renkli, bol eğlenceli, geze geze bir gidiş olmayacak. Vaktimiz az, en geç Salı günü İzmir’de olmamız, mümkün olduğunca hızlı bir şekilde varmamız gerek. Tabi bu emniyetsiz ve tehlikeli bir gidiş olmasını gerektirmiyor. Tekneyle ilgili bir sıkıntımız yok; KLE 2000 yapımı oldukça bakımlı ve modern yöntemlerle imal edilmiş, ahşap lamine bir tekne. Yanından geçtiğimiz insanların dönüp bir daha baktıkları, ahşap işçiliği üst düzeyde, şirin ve hızlı da bir tekne. Asıl tereddütümüz havadan yana. Meteoroloji tahminleri sıkı güneyli hava ihbarı veriyor. Üzerine bir de bolca yağmur.

GPS’lerimize yol noktalarımızı (way point lafını silelim artık yahu, o neymiş) giriyoruz. Gece yol gitmek yok, geçen sefer dümen vardiyasını pek becerememiştik, ağzımız yandı, gündüz mümkün olduğunca çok yol yapmayı kararlaştırdık. “İlk gün, iyi bir seyirle hava kararmadan Gümüşlük yapsak iyi olur”, diye de oldukça iyimser bir tahmin yapıyoruz; ama durgun hava sonucu, yelken açamadan motor gücüyle ancak Knidos’a kadar gelebiliyoruz. Hava kararmasına daha birkaç saat var, fakat bu hızla Gümüşlük’e kadar zorlamayalım diye, Knidos’a giriyoruz. Meteorolojinin bahsettiği sert güneyli havadan eser yok. Ara sıra yağmur bindiriyor. Yağmurluklar böyle havalarda sürekli ıslak kaldığından, içeri giriş çıkışta ortalığı batırıyor. Buna karşın Erkan abimin bulduğu yöntem olan, biraz antika bir yöntem ama, büyük naylon örtülerin altına girmek, işe yarıyor. Güzelim KLE’nin her yanı tik görünüşünün de, serpinti önleyicilerle, güneşliklerle bozulacak hali yok elbet. Sprayhood ve bimini diyenlerin ağzına biber. Doğallığı bozmamak lazım. Naylon örtü hem karşıdan gelen soğuk rüzgara karşı sıcak tutuyor, hem de oturduğunuz yer sürekli sıcak ve kuru kalıyor. Ayrıca içeri girip çıkarken de ortalığı batırmamış oluyorsunuz. Görüntü kirliliği açısından ise pek söylenecek bir şey yok. Utku abiyi o örtü altında gördükçe ruh halim bozuldu, hala tedavi görüyorum. Hale bakın. Gece boyu çığlıklarla uyandığımı hatırlıyorum. Rüyalarıma girdin Utku abim, Drakula’nın Gelini filminden fırlamış gibiydin. Geziden beri korkudan seni ara(ya)madım, buradan sana sesleniyorum, Drakulaya yakın bana ırak ol abim. Sevgiler.

Knidos
Knidos’ta demirimizi özenle ve güvenle tutturduktan sonra, yiyecek içecek faslına giriştik. Radyodan gelen Klasik Türk Müziği nağmeleri eşliğinde, bu binlerce yıllık tiyatronun önünde, huzur içinde sohbete daldık. Knidosla ilgili hepimiz, bildiğimiz kadar malumatı birbirimizle paylaştık. Yalnız Utku abinin o çağlarda burada yapılan bir heykelle ilgili söyledikleri biraz zorlama gibi geldi, ama yaşına hörmetten artık bir şey diyemedim. Söylediğine göre heykelin bir bacağı Knidosta diğer bacağı Kos Adası’ndaymış iyi mi?! Biraz malzeme bilgimiz vardır meslekten dolayı Utku abim ya, heykel teknolojisi de bir yere kadar be abim. Sen gene de Deveboynu feneriyle Kos adasının güney ucu arasında başını kaldırıp tepeye bakma. Ne olur ne olmaz, ruh sağlığı en önemli hazinemiz.

Gece yarısına doğru rüzgar sertlemeye başladı. Erol Kepenek mesaj atmıştı akşam vakti, “bu havada yola mı çıkılır”diye. Aynı gece Beşiktaş berabere kalıp puan kaybetti, bu sefer ben ona mesaj atacaktım “Beşiktaşın havası kötüledi, dikkat et “ diye, üzerine gitmedim artık.

Gece boyu, şimdiye dek demir üzerinde kaldığım en sert hava geçti üzerimizden. Erkan ve Utku abileri bilmiyorum da, ben böyle bir havada alargada kalmamıştm hiç. Knidos’un zemini demirleme için ideal, pulluk demirimiz (CQR mı dedi biri?) de oldukça iyi tutmuştu, ama işte insan rahat olamıyor. Knidos’ta iki koy var, biz güneydekindeyiz. Kuzeydeki koyda da demirlemiş olsak, solugan belki daha az olurdu ama armadan gelen bu kadar şiddetli ses, gene uyutmayacaktı bizi. Binlerce sene evvel buranın girişine yapılan mendireğin kalıntısı, binlerce sene sonra, bu sefer bizi delirmiş dalgalardan koruyordu. Ürpertici, ilginç, doğaya, atalara, insanlığınıza saygı duyuran, garip hislerle dolduğumuz bir ortamda, göz gözü görmez bir çalkantıda, sabahladık.

Planımıza göre sabah dörtte yola koyulacaktık. Henüz gün ağarmamıştı ve biz o saatte, o karanlıkta, o hengamede, koydan dışarı çıkmaya, demirimizi toplamaya cesaret edemedik. Çatırtılar, uğultular, şakırtılar içinde gün ağarmasını bekledik. İyi kalite bir demirin ve bunu kuralına göre atmanın, bir tekne için ne kadar olmazsa olmaz bir şey olduğunu düşündüm.

Hızlı seyir
Hava aydınlandı. Açık ve pırıl pırıl bir hava, ama işte “biraz” esiyor kerata. Can yelekleri çıktı, giyindik kuşandık, “ baktık olmuyor döneriz geri” diyerek koydan çıktık. Dışarısı biraz daha sakindi. Koyda sıkışan hava ve çıkardığı ses insanı normalden daha fazla tedirgin ediyordu. Karadan açmak için bir süre iri dalgaları baştan aldık, daha sonra Deveboynu fenerine dönerek biraz rahatladık. Dalga ve rüzgar arkadan gelmeye başlayınca seyir biraz daha çekilir hale geldi. Cenoamızı bir miktar açarak motoru durdurduk. Motorla dünkü seyirde maksimum 5 mili geçemezken, bugün Deveboynu burnundan itibaren 6 ve 7 mil arasında değişen süratlerle yükselmeye başladık. Göz açıp kapayana dek İstanköy Boğazı’na girdik. Adalar arası işleyen Yunan feribotlarının arasından Hüseyin Burnu’na rota tuttuk ve öğle saatlerinde Gümüşlük açıklarındaydık. Lodos, şansımız oldu o gün. Millerce yol gittik, bir gram mazot harcamadan. O ivmeyle ve moralle Güllük körfez geçişine giriştik. Bol sohbet, bol yiyecek içecek takviyesiyle akşama doğru Tekağaç fenerinin yanında bulduk kendimizi. Hava kararmasına biraz daha vardı, belki iyi bir gidişle hava kararırken Dilek boğazının girişindeki koylara varabilirdik, ama gene tembel işi keyfimiz baskın geldi. Bu arada Erkan abinin canı kuru fasulye çekti, “sizi Kovala koyunda karaya çıkarıp, açık bir lokanta bulup, bu güzel yolculuğun şerefine yemek ısmarlayacağım, tieytttt” diye celallendi. Sonra koya girdiğimizde botu indirmek zor geldi. Gitti kendine bir tencere menemen yaptı. Hepsini de kendi yedi. Garibim Utku abim de kös kös “bana biraz bırakır mı ümidiyle” bekledi ama ne çare. (Bkz: Foto)

Kovala koyu zorda kalmadıkça kesinlikle girilmemesi gereken bir koy. Karada yerleşim ve hareket gözükse de koyun hemen her kısmı sığ. Dip de eriştelik, demir tutması zor. Derinlik kurtaran yere demirleseniz bu sefer kıyıya çok uzakta kalıyorsunuz. KLE’nin su çekimi 2 metrenin altında olduğundan biraz karaya sokulduksa da, gece vakti derinlik alarmı birkaç kere uyandırdı bizi. Gene hoş bir sohbetin ardından yattık.

Sabah uyandığımda çoktan yola çıkmışlar, haberim bile olmamış. Rüzgar kesilmiş, motorla devam. Dilek boğazına girerken uykumu almış biçimde havuzluğa çıkıyorum. Bayrak adasıyla Türkiye kıyıları arasından yükselip burnumuzu Doğanbey burnuna çeviriyoruz. Uzun bir geçiş olacak. Kuşadası Körfezi, bu seyahattaki son açık deniz geçişimiz. Öğleden sonra kuzeyli rüzgarlar esmeye başlıyor. Dün kolayımıza gelen lodosta tasarruf ettiğimiz mazotu bugün çıkartacak poseidon, belli. Motor ve anayelken birlikte, bir an önce karşı kıyıya kendimizi atalım diye sabırsızlanıyoruz. Plan yapmamız zor, zira rüzgara karşı ne kadar yol alırız, nerede konaklarız henüz belirsiz. Akşamüstü DoğanBey burnunu sancakta bırakıp rotamızı Teke burnuna dönd...üremiyoruz, rüzgar bu sefer o taraftan geliyor. Bir Sığacık Körfezi içine, bir açık denize tramola atarak sonunda Teke Burnunu da aşmayı başarıyoruz. Bu arada rüzgar da kalıyor. Kıyıya paralel, sakin bir seyirle yolumuza devam ederken, geceyi nerede geçirsek planımız, ev hasretine ve sabırsızlığına dönüşünce, gece de yola devam kararı alıyoruz. Bütün gün güneş altında kavrulduk. Ortasını bulamadık şu yolculukta. Ya güney rüzgarı ya kuzey rüzgarı, ya yağmurda sırılsıklam olmak ya güneşte kavrulmak. Kuzeye çıktıkça yolculukların tadı azalıyor sanki. Eve yakınken deniz seyahatinin zevki az mı oluyordur nedir. Erkan abi “kızlarımı özledim” diye bir kenarda ağlıyor, Utku abi eşine şiirler yazıyor, kendini denize atmakla hayatına ve bu hasrete son vereceğine dair naralar atıyor. Valla uğraşılacak iş değil. Bir daha yalnız gezeceğim, bu ne yahu ! Şaka bir yana Utku abim hayatımda gördüğüm en iyi eş. Saat başı eve rapor veriyor. Ciddiyim. Şu anda şuradayız, şu anda buradayız, demin şöyle oldu, birazdan şunu yapacağız gibi. Bazı insanlar neden bu kadar eşlerinden korkar, anlamak mümkün değil!! İzin alırken de binbir güçlük çekmiştir kesin! Bu konuda çok komik bir durum yaşandı onu da jurnalleyeyim size: Erkan abi kızlarını çok özlediğini gezi boyunca söyleyip durdu, buraya kadar tamam. Bir gece telefon açtı, kızlarıyla konuşuyor. En küçük Zeynep, daha 3-4 yaşlarındaki Zeynep, o çocukluğa özgü dobralık ve saflık içindeki Zeynep, ne dedi dersiniz?
Soru: Zeynep’ciğim ben seni çok özledim, sen de beni özledin mi kızım ?
Cevap:Hayır
Durum: Mor

Yer misin bize koklatmadan bir tencere menemeni. Allahın sopası yok kardeşim!..

Alaçatı açıklarında yedek bidonlarımızdan mazot ikmali yapıyoruz. Gene de düşündüğümüzden az mazot harcadık. Sakız boğazına girmeden güneş batıyor. Bu Sakız adası her sene daha mı çok büyüyordur nedir. Sanki İzmir Körfezindeyiz ve Karşıyaka’ya bakıyoruz. Işıl ışıl, kocaman bir şehir var karşımızda. Bizim kıyılardan geçen araba ışıkları Utku abiyi heyecanlandırıyor ve yalvaran gözlerle karaya projektör tutup tutamayacağını soruyor. Sebebi yok, Utku abinin böyle bir huyu var. Geçen sene açıkdenizde sağa sola projektör tutunca Yunan Sahil Güvenlik dibimizde bitip sorgulamıştı bizi. İnanılacak gibi değil ama projektör tutmak için soran gözlerle şimdi bize bakıyor adam yahu. Bu nasıl bir ihtiyaçtır, anlamak mümkün değil.

GPS’e Süngü Kaya, Alev Adası ve Karaburun feneri arasında birkaç nokta daha girip rotayı belirliyoruz. Sonrası zaten evimiz sayılır. Karaada’nın batısında birkaç balıkçının yanından şaşkınlıkla geçip, kuzeye yükseliyoruz. Binlerce wattlık kör edici projektörlerle deniz üzerinde durup, petrol platformu gibi avlanan bu teknelerin avlanma sistemleri yasal mıdır merak ediyorum. Ta uzaklardan bizim dikkatimizi çekip, gece karanlığında yanlarından geçerken bizi kör eden bu ışıklar, denizin dibindeki birkaç yüz gramlık hayvancığı nasıl etkiliyordur ki. Nedir ki bu?

Balıkçıları ardımızda bırakıp Eğri Liman önlerine geliyoruz. Erkan abi uyuyor. Ben havuzlukta uyukluyorum, dümen Utku abide. Karşıdan birkaç gemi geliyor, arkasına yerleşim merkezinin ışıklarını aldığından farkedilmeyen devasa bir balıkçı teknesine, rotamızdan çıkarak yol veriyoruz, o da çok yakınımızdan faşır fuşur geçiyor.

Biraz dalıyorum, bu arada dümen vardiyası değişmiş, Erkan abi geçmiş. Karaburun’a doğru sıra bana geliyor. Havuzlukta yalnızım, Uzunadaya dümen tutuyorum. Son yol noktamızı GPS’te Menteş ve Uzunada arasındaki sığlıklara koymuşuz. Oraya varmaya yakın hava aydınlanacak, sonrası gündüz gözüyle gidiş. Noktaya yaklaştıkça doğuya bakıyorum, ya aydınlanmazsa diye gülüyorum. Çıkar haritayı, boğaz geçişini çiz ohooo..

3-4 saatlik denizle, karanlıkla, kapalı gökyüzüyle içiçe bir seyirdesiniz. Havuzlukta yalnız, örtülerin altında hafif üşüyerek, ürpererek, yanınızda cılız bir GPS ışığıyla, derinden gelen motorun sesiyle. İskelenizde askeri bir ada ve üzerinde ölgün, solgun birkaç ışık, sancağınızda üçbeş yerleşim, Mordoğan, Kaynarpınar ve diğerleri. Aynı ırmakta bir kere yıkanabilsek de bilgiç “feylesof”a göre, şu gittiğim rotadaki aynı denizde binlerce yıldır, kimbilir kaç insan gidip gelmiştir. Demin KLE ‘nin sıçrattığı su damlası var ya. Binlerce yıl önce, zincire bağlı nasırlı eller, sırtına kırbaç yiyerek küreği suya vurduğunda, belki aynı su damlasına değmiştir. Şu beni gözetleyip duran parlak yıldız, motorumun sesi olmasa duyabileceğim bir ses tonuyla bana fısıldıyordur belki de: Demin senin yolunun üzerinden kaçırdığın balığın büyük büyük büyük dedesini koca karınlı bir Akha gemisi korkutup kaçırmıştı, hem de aynı yerde, rastlantıya bak! diyordur. Ben nerden bileyim a yıldız. Ben eninde sonunda birkaç on yıl kalıp gideceğim, dörtbinbeşyüz sene öncesini ne bileyim a yıldız. “Sirenlerden uzaklaştık çözün ulan beni artık” diye haykıran, direğe bağlı küfreden bir adamı anlatma bana. Çelme aklımı. Yaşamadığım çağları özletme bana şimdi. Birkaç saat sonra Urla’ya bağlanacağız, 2004 yılının lanet nisan günlerinden yaşama kaldığımız yerden devam edeceğiz. Dellendirme beni, içeride uyurken abilerim çelme aklımı, döndürme dümenimi şimdi uzaklara. Dörtbinbeşyüz senelik geç kalmışlığımı, suçluluğumu hatırlatma gene. Dellendirme beni..

KLE sabah saatlerinde Urla Limanına bağlandı. Bağlanan bir KLE değil, hepimiz. İşimize gücümüze, yani kendi limanlarımıza, sessiz ve asık suratlarla kendi kendimizi bağlamaya koşuşturduk. Bir KLE değil bağlanan anelelere. Dine, paraya, örfe bağlamaya koştuk kendimizi. Tekneler aneleye, insanlar ananeye. Denizde üç günlük bir parmak bal çaldı ağzımıza bu piyesin yönetmeni, sonra gene saldı bizi karaya.
Kara konuşmuyor, kara cansız, kara ruhsuz.