(Geçen sayılardan devam)

Kahvaltı sonrası birer keyif çayı daha içtik. Öyle safça, öyle büyülenmişçesine çevreye bakıyordu ki, onu rahatsız edecek ne bir çift laf etmeye ne de yerimden kıpırdamaya cesaret edebildim. Biraz da kıskandım. Onun bu adaya geldiği an duyduğu heyecanı ben de duymak istedim. Tam dört sene olmuştu. Şu anda dede ne hissediyorsa, dört sene önce benzer şeyleri hissetmiştim. Adaya her gelişimde gene sihirli şeyler hissediyorum ama bu hislere biraz da hüzün eklendi. Çünkü adadan şehre baktığımda, tepeleri saran evlerin çoğaldığını görüyorum. Kıyıda kumsal diye birşeyin kalmadığını, kahvaltı salonlarının, restoranların ve elbette ki araçların arttığını görüyorum. Pazar günleri trafik kilitleniyor artık. Piknik diye bir güzellik vardı eskiden. Şimdi onun yerini bol camekanlı, akşamları “içkili gazino”, gündüzleri “kahvaltı bulunurcu” yerler aldı.

Kahvaltı tabaklarını toplamaya giriştim. Biraz düşüncelerden sıyrıldı. Laf olsun diye karşı kıyıdaki araba konvoyunu göstererek, “Deniz kıyısında şöyle ballı kaymaklı güzel bir kahvaltı sunamadım sayın misafirim, özür dilerim “dedim. Gülüştük. “Yüzbinlerce dolarlık spor araban olsan ne yazar” dedi, “nasıl gelecektinki bu adaya?”

“Eeee”, dedi, “Bugün başka ne sürprizler hazırladın bakalım misafirine? Yelken ne menem birşeydir, bugün görecek miyim yani? Aslına bakarsan ben burada kalayım başka da birşey istemem. Gece kimbilir nasıl oluyordur bu koy.” Adanın onu tekrar büyüsü altına almasına fırsat vermeden atıldım, “toparlanalım o zaman, haydi bakalım. Biraz daha kalırsak hiç gidemeyeceğiz.”

Demiri çekmeden önce anayelkeni nasıl açmamız gerektiğini anlattım. Rüzgarüstü, rüzgaraltı, yapraklama, trim derken kafası karıştı. “Hata ettim, teoriyi filan bırak”, dedim, “seyre çıkalım gerisi zaten gelecek.”

Demiri çekti, adanın kuytusundan sıyrıldık, Yassıca ada ile Pırnallı arasındaki boğaza çıkınca kuzey rüzgarı dostça karşıladı. Dedenin şansına çok da kuvvetli değildi, tam öğrenmelik esinti. Birkaç gündür alıştığı motor seyrinden farklı olacağını, yekeyi bastınmıydı her yere gidebileceğin bir seyir olmayacağını söyledim. Anayelkeni açtık. Anayelkenin rüzgarüstüne dönmeden açılamayacağını gördü. Dümeni bırakır bırakmaz minik Tweety’nin anında yoldan çıktığını iyi bildiğinden, anayelkenin tek başınayken nasıl açıldığını sordu. Gerekli cambazlıkları anlattım biraz. Motorla rüzgarüstüne giderken yekeyi dizlerinin arasına sıkıştırıp, anayelkeni seri biçimde açması gerektiğini, yelken rüzgarla dolduğunda işlerin daha kolaylaştığını, teknenin bir kere rüzgarla hareket etmeye başladığında motoru durdurup, sudan kaldırmakla işin bittiğini anlattım. Aslında yalnızken bu hengameye girmeye gerek de yok, adanın kuytusunda ve demirliyken tekne zaten rüzgarüstüne durduğundan, anayelkeni demirliyken açıp, demiri çabucak toplayıp, tekne yavaşça sürüklenirken ve daha anayelken dolmamışken, dümene geri dönmenin daha kolay olduğunu söyledim.

Son birkaç gündür denizin keyif ve tembellik yanını görmeye alışmıştı. Hoş aslında bu kısım bana da en uyan kısmıdır aramızda kalsın. Neyse, rüzgarla arkadaş olmasının başlangıçta biraz zahmetli, azıcık emek, dikkat ve bir süre de öğrenci olmayı gerektiren bir durum olduğunu gördü. Tüm dikkatiyle olanları izliyor, sorular sorarak, kendisi uygulamaya çalışarak müthiş bir çaba sarfediyordu. Sözle anlatıldığında uçup gidecek “rüzgaraltı, rüzgarüstü, yapraklama” ve benzeri terimler, birkaç dakika içinde ölene dek unutulmayacak biçimde yaşanarak akılda kazındı. Hele hele dilimizde, mesela “rüzgaraltı” gibi çağrışım yapabilecek bir kelime öbeğiyle nitelendirilmeyen tramola, kavança, broş gibi terimler için, teorik dersler bana göre anlamsız. Denize çıkmadan akılda kalamayacak terimler bunlar. Defalarca tramola attıktan sonra, kavançanın nasıl bir şey olduğunu birebir yaşadıktan sonra derste “teknenin rüzgarüstünden dönmesine şu denir, rüzgaraltından dönmesine bu denir” demenin pek de manası yok. Pratikle desteklenmeyen kurslar o yüzden faydasız. Sadece yelkencilik açısından değil, deniz ve tekneyle ilgili her konuda böyle bu. Amatör Denizci Belgesi’nin, bir kitapçığı çalışan ve sınava giren herkese verilmesi mesela. O açıdan bakınca bu belgenin de pek anlamı yok.
“Ahah yelken yapraklıyor kaptan!” diye seslenince toparlandım. Ben amatör denizci belgesi hakkında kafamdan kendi kendime seminer verirken tekneyi yoldan çıkarmışım. İnce bir bel kıvırmasıyla “eeee, şeyy, ben yelkeni yapraklatma, eee, konusunda sana örnek olsun diye, eeee...” toparlamaya çalıştıysam da artık inandı mı inanmadı mı bilemeyeceğim. Sahte bir kızgınlıkla “çok biliyorsan al kardeşim yekeyi aaaa” diyerek verdim dümeni misafirime. Gülüştük. Birkaç saat tek başına tekneyi kullandı. Başlarda biraz zorlandı. Hem bir hedefe doğru kaçırmadan dümen tutacaksın hem de bu arada değişen rüzgar, deniz, tekne şartlarına göre yelkenle oynayacaksın, çevreyi kollayacaksın. Dikkatini dağıtmadan salmanın, dümenin ve yelkenin nasıl bir arada çalışarak, ne görevleri yerine getirerek tekneyi istediğimiz yöne götürdüğünün açıklamasını yapmaya çalıştım.

Öğle yemeğini Yassıca’da yemek üzere rotamızı adaya yönelttik. Bizim kaptan zevkten dörtten fazla köşe halde, adanın kuytusuna girer girmez yelkeni boşladı, başa koştu, demiri attı, rüzgarla geriye doğru sürüklenen tekneyi, biraz kaloma vererek taş gibi demirledi. Anayelkeni bumbaya sarıp, muzip bir gülümsemeyle yanıma oturup “eee?” dedi. “Kamera şakası mısın kardeşim, ukalalık etme” dedim, “daha öğrencisin aloooo” diye de iyice seviyeyi düşürdüm. Kaç gündür sizli bizli giden muhabbet iki dakikalık yelken seyrinden sonra abi kardeş diyaloğuna dönüştü. Gözünü sevdiğimin denizi, rüzgarı. Oh yahu neydi o anşante mösyölük sivuplelik sıkıntılar.

“Güzel bir demirleme operasyonuydu görmedim sanma, tebrik ederim mösyö” diyerek içeri girdim. “Öğle yemekleri benden.”
“Tabi senden” dedi, “ben misafirim!”
La havle çekerek ocağa makarna suyu koydum. Misafirim bu yeni adayı incelemeye başladı. “Sabahki adadan ne kadar da farklı” dedi. Geniş ve bol kumlu sahili, berrak turkuaz deniziyle sabah kahvaltı ettiğimiz Pırnallı adasından çok daha güzel bir adaydı. Fakat Pırnallı’nın çekici vahşi ve bakir görüntüsü burada yoktu. Sebebini kısa sürede farkedersiniz, çünkü bu adanın üzerinde insan yapısı tesisler ve birkaç küçük bina vardır! Tüm bunlar ilk görüşteki güzelliği gittikçe söndürür. Hele haftasonları İzmir’den vapur seferleriyle gelen binlerce insan, durumu iyice berbat hale getirir, sucuk kokuları deve güreşi oynayan narin ayıcıkların naralarına karışır. Bu adanın güzelliği anca haftaiçi hissedilir, o da kıyıdaki izbe yapıları görmezlikten gelerek.

Makarna üzeri mütevazi bir sos ve yanında birkaç soğuk birayla geçirilen öğle yemeği sonrası, misafirimin isteği üzerine, sessiz koyda öğle şekerlemesi yapma kararı alıyoruz. Alargada demir üzerinde rüzgarla gezinen Tweety ‘nin beşikliğinde tıngır mıngır bir öğle uykusu. Misafirim keyiften ha öldü ha ölecek. Uykuya dalmadan önce tam bir şey söylemek üzere ağzını açıyordu ki ondan önce davranıp susturdum: “Gene mi! Teşekkür etmek yasak hemşerim, aaaa!”.
Gülümsedi, “peki” diyerek uykuya dalarken, belli belirsiz mırıldandı, “ben gene de edeyim de, ne olur ne olmaz.” Komik adam şu dede. Sevmeye başladım.

Yarım saat sonra “Koğuş kalk!” diye bağırarak adamcağızı uykudan korkuyla uyandırdım, milimetre farkıyla bumbaya başını sıyırıp, havuzlukta ayağa kalktı. Şaşkın şaşkın çevreye bakarken, karşısında gevrek gevrek gülümseyen beni görünce, yalandan kızdı, “Bu sabahki büyüklerine saygılı Çeto nereye gitti” diye bağırıp çağırdı. Neşeyle toparlanıp, tekrar denize açıldık. Anayelkeni basarken “Bu gece Yassıca’da kalalım mı” diye sordum. Meğer o da aynı şeyi teklif edecekmiş. “İskeleye bağlanırız, akşamüstü biraz yüzeriz, adada biraz yürüyüş yaparız” dedim, o da atıldı, “sabah da erkenden İzmir’e döneriz” dedi.
“Hayırdır sıkıldın mı dedecim?”
“ Tam tersi, ama acilen halletmem gereken bazı işlerim var”
“Haydaa bugün sabaha kadar bir şey yoktu?”
“Ani oldu, birden çıktı” diye gülümserken, ardımızda kalan adaya muzip muzip bakıyordu. Pek anlam veremedim ama vardır bir bildiği.
Öğleden sonraki çıkışımızda cenoayı da açtık. Sabahtan anayelkene iyice alışmıştı, iki yelkeni birden açınca şaşırdı. Beş on dakika sonra sevinç çığlıkları atacak kadar durumdan keyif almaya başlamıştı. Apazından pupasına tüm seyirleri denedik, tüyleri uçuşturduk, tramolalar attık, serpinti yedik, ıslandık, çocuklar gibi oynadık.

Akşamüstü Tweety, Yassıca’nın kocaman iskelesine yanaştığında, onu karşılayan ada sakini köpekciğin gördüğü manzara: Sırılsıklam iki adam, yüzlerinde şapşal bir gülümseme ve yorgunluk. Hatta adamlardan genç olanı köpeciğe “alsana kardeşim şu halatı ne biçim palamar hizmeti var bu adanın” diye bağırıyor. Daha yaşlıca olanı ise köpeğe bakarak ”kusuruna bakmayın, sabah saygılı bir gençti akşamüstüne kadar ne olduysa güneşten midir nedir, devreleri yandı, tekrar kusura bakmayın sayın Yassıca sakini” diyor ve ardından iki adam da makaraları koyveriyor. Köpek yazıklar olsun, insanlık ölmüş anlamında cık cık cıklayarak başını iki yana sallayıp, arkasını dönüp gidiyor.