Denizmiş tekneymiş yelkenmiş geç bunları, bunlar zengin işi..

İsa’dan sonra kaçıncısını saydıklarını umursamadığın, binbilmemkaç yılının yine umursamadığın bir bahar ayı işte. Baharı kışı henüz ayırabiliyorsun da saatler haftalar aylar puslanmış. Saate takvime gerek kalmamış; üşüyorsan kış, yanıyorsan yaz, geçen üşüyordun şimdi üşümüyorsan ilkbahar, geçen yanıyordun şimdi serinlediysen sonbahar. Salının cumadan, pazartesinin perşembeden farkı yok, çarşambalar kimsesiz. Ülken krizde, cebin boş, yarın flu, üç gün sonrası umurunda değil. Yazının başındaki İsa bir kalksa yerinden, yılın da önemi kalmayacak ya. Neye göre 2001, kimden sonra 2001? O milat koltuğundan, o yerinden kalktığın an, bozulunca bu matematik, rahatlayınca hepimiz, işte bizi “kurtardın” demektir, sen “sağ” ben “selamet”.

Önceki paragraftaki hastalıklı ruh hali içinde, 2001 mayısındayız. Arabeske ihanet etmiş , son senelerde Türkçe Pop garabetine takılan minibüslerden birindeyiz. Kayığımıza gidiyoruz!

Günlerden Pazar olmalı, çünkü minibüs camından gördüğüm kalabalık, alışveriş merkezlerine hücum ediyor. Bu ülkenin kadınlarına bir şeyler oldu. Pazar deyince gezme, gezme deyince alışveriş merkezleri geliyor akıllarına. Adamlarda suç yok, yüzlerindeki ve ceplerindeki ekşi ifadeden belli, masumlar, işi tezgahlayan kadınlar. Neyse, daha 2001, bekarız, alışveriş merkezlerine uzak, kayığımıza yakınız, minibüste yoldayız.

Mayıs güneşi ısırmıyor, insanlara alışkın. Minibüs içi de daha ter kokmayan mevsimde, kesin ilkbahardayız canım, kesin... Barınak göründü. Barınan onca tekneden üçünün direği var. Biri Tweety. Direk varsa kayık cesur, hani başkaldırmış havasında, hani biraz dikkakafalı gibi, asi gibi. Koca barınakta yüzlerce metre öteden kendini gösteren tekneler bu üç tekne işte. Diğerleri başları eğik, sessiz, sakin. Dalga çoksa, rüzgar varsa barınağından çıkmayan tekneler, kayalar ardında korunan, etliye sütlüye karışmayan, mülayim...

- Mülayim bir yerde inecem şoför bey....(halt ettik)....Buyrun ücreti....Gülmeyin şoför bey....

Köşedeki bakkaldan ekmek, şu köylü amcadan üç domates iki kuru soğan, parayı harcamıyor adeta saçıyoruz, ne hovardalık! Hızımızı alamayıp tanesi 25 bin liradan 4 tane de sülünes almayalım mı! Barınaktaki kayalardan git olta için böcek vs topla işte değil mi, yok illa mirasyedi gibi harcayacak, verecek olta yemi olarak sülünese tam 100.000 kaymeyi.

Uzaktan Tweety’nin direğini kesiyorum, hiç oralı değil kerata, naz çağında. Aldım kumanyayı geldim yamacına, aç kamaralarını, sar boynuma, çöz palamarını, zülfün görünsün.

Tatlı tatlı kuzey esiyor. Tweety barınağın kuzey kısmında, tam rüzgarüstünde. Baş halatlarını çözmeden anayelkeni basıyorum. Gözlerimi kapatıp dakron kumaşın o yapraklanırken çıkardığı kaba flap flap sesini dinliyorum. Yüzüme bir gülümseme mi geldi ne. Birazdan halatları karaya atacağım, anayelken iskotası laçka, barınak ortasına kadar sürükleneceğiz.

Sonra ne mi olacak? Rüzgar seni bağlı olduğun yerden açarken önce karaya ve üzerindeki “kara kalabalığa” bakacaksın. İlerideki tepelerde piknikçilerin araba camlarının parıltıları, denize paralel asfaltta tıkanan trafikte korna çalarak, sinirle bekleşen zavallı dum tıs dum tıs çıstak çıstak araba sahipleri, otoparkında yer kalmayıncaya kadar dolmuş süpermarketler, alışveriş merkezleri. Başını çevirip bir de denizden yana bakacaksın, kimi görüyorsun? Hiçkimseyi! Öyleyse durmayın, alın şu anayelkenin boşunu da çıkalım şu “geçmişime yandığımın” kara hayatından.

Size tam koordinatlarımızı vermemiştim değil mi? Canım sıkkındı biraz, farketmişsinizdir, denize çıkınca düzeldim gibi, kusuruma bakmayın: Efendim, barınağımız İzmir Güzelbahçe’deki 2. Liman balıkçı barınağıydı. İstikametimiz Köroğlu. Orası da neresi demeyin, ben de barınaktakilerin yalancısıyım, birkaç mil açıkta, Çiçek adalarıyla barınak arasında deniz üzerinde bir yer işte. Günün her saati birkaç tekne görürsünüz. İyi balık yapan bir yermiş. Balık hırsımız yok, yiyecek kadarını tutup, sonra...... Hadi sürpriz olsun sonrasını sonraya bırakalım.

Kuzey estiğinden, biraz orsaydı, tramolaydı filan tırmanmaya çalışacağız. Deniz havası acıktırmış olabilir, ekmeğin ucundaki kıtır kısmı bastırsın diye koparabilirsiniz. Sırf misafirsiniz diye o da. Ziyafet var fazla doyurmayın karnınızı.

Bir saat civarı yelken keyfinden sonra Köroğlu’na varıp, birkaç teknenin arasından geçip müsait bir boşluğa demirimizi atıyoruz. Müsait bir boşluğa. Müsaitti değil mi o... Mülayim nerden çıktıysa, hay... Köroğlu’nun bağrına attığımız demirin ardından bir çığlık geliyor, Körün oğlunun gözüne gelen dem.... berbat espri yapıyorduk az daha, buraları montajda keselim uğurcum.

Madem ki birlikte çıktık denize, herkes çalışacak, birimiz sülünesleri çıkarsın, dolaplardan birinde kesme tahtası olacaktı, polyesterin üzerinde yem kesmeyelim, birimiz de çay koysun ocağa, büyük iğneli oltayı kim alıyor, demir halatını koç boynuzuna iyi bağladık mı, biraz esiyor hava, ilerideki okulun binasından ve şu ötedeki fabrika bacasından kerteriz alın, demir tarıyor muyuz, tutmuş mu, bumbayı iyice yukarı alalım, kalkarken vurmayalım kafamızı, iki gram aklımız var zaten, bumba travmasına figüran yazılmayalım, yandaki teknelerin demirleri üzerine demir atmadık değil mi, çay daha olmadı mı, poposu ağrıyan içeriden minder alsın, ben istemem nasır oldu polyestere otura otura, ahah karşı teknedeki adam çekti bak bi tane, çaktırmadan kaç kulaç çektiğini sayın o derinliğe atalım oltaları, tekne dönerse oltalar karışır uzak oturalım birbirimizden, çay daha olmadı mı yahu, aman eline dikkat, sülünesin o arkadaki sert kısıma pek gelmiyorlar, ah vurdu oltaya geliyor..du yemi aldı kaçtı, 30 kilo filan vardı, kaçan balıktı tabi at atabildiğin kadar, balık gelirse misinaları dolaştırır aman diyim tekne içinde hoplayıp zıplatmadan livara atın hayvanı, motoru kaldırmadık pervaneye misina dolanacak, dur ben kaldıra...ah geliyor geliyooor.......

Kendi kendine konuşan adamın demiri çektiğini gördü diğer sandallardakiler. Geleli daha birkaç saat bile olmadan, sekiz on balık tuttuktan sonra yeter deyip demiri topladı. Öğle güneşinin altında hızını iyice almış rüzgara yelken bastı ve Urla açıklarındaki Çiçek Adalarına doğru gözden kayboldu.
-Deli mi ne, dedi yaşlı biri, üç beş balık tuttu gitti.
-Hakikaten, diye cevapladı diğer sandaldaki, aklı yok bu adamların, iki çubuğa bir beze güvenip denize çıkıyorlar, devriliverecek plastik kayıklarla gezmek delilik.

Adamları ardımızda bırakıp, 14.20 martısının kanadını yakalayıp, Tweety’e yetişiyoruz. Pırnallı adasının kuytusuna bir girsek, sakinleşsek, balıkları temizlesek, biraz yüzüp sonra da karnımızı doyursak.

Adanın iki rüzgaraltı koyu var. Seç beğen kal. Ziyafet zamanı gelmiştir, tuttuğunuz izmaritler (ki izmarit alem balıktır, başka sayılarda Tweety dilinden destanını anlatırız) temizlenir, teknede geçen haftalardan kalan tuz, un, yağ emrinizdedir, yanında domates ve kuru soğan, çıtır ucu kopartılmış ekmek.

Tavada cızırdayan balıkların sesi martı çığlığına karışırken derin bir nefes alırsın. İçin içine sığmamaktadır, ocakta mutluluk cızırdamaktadır. Minicik kamaranın içi duman içinde kalır, ne gam, mekanda çorba kaynamaktadır ya. Aynı anda dipte koca bir levrek kendinden ufak bir gümüş balığını yutar, demin başımızdan gölgesi geçen martı yüzeye yakın şaşkın bir balığı kapar, kıyıdaki ağaç topraktan birkaç gram su çeker ve senin minik kamarandaki ocakta sol omuzu benli izmaritler cızırdar. Parmak uçlarında ıslanıp topak olmuş unlu ellerine bakarsın, çatalı ve yağlı maşayı kaptığın gibi havuzluğa çıkarsın ve seni yutamayan İzmir’e doğru sallarken bağırırsın.

Yaşıyoruz! Üç kuruşluk sülünes, iki liralık minibüs parasıyla sana rağmen senin dibinde kral gibi yaşıyoruz! Yel üfürdü su götürdü gıkını bile çıkaramadın!

---
Biriktirdiği iki kuruşuyla gidip, ayağım yerden kesilsin diye döküntü bir araba alan, sonra da benzin pahalı diye yerinden oynatmayan, tatilini de arabasını yıkamakla geçiren kısıtlı bütçelinin aklına şaşayım. O paranın üçte biriyle bir ufak kayıkçık almayanın da, çevresi denize kesmiş ülkede yaşayıp denize arkasını dönenin de, Pazar gününü asfaltta trafikte ciğerine eksoz gazı çekmek sanan adamın da.

Okurken mürekkep ve kağıt kokusundan ziyade rüzgar esintisi, deniz ve balık kokusu geldiyse sizin tarafa, ne mutlu Tweety’ye.