(Geçen sayıdan devam)

Uykum açılmış, serin su biraz kendime getirmişti. Kamaradan çıkmadan önce, dışarıya, havuzlukta oturan adama baktım. Gene direğe, bumbaya, pusulaya dikkatli dikkatli bakıyordu. İlk tekneye geldiği gün de çevresini böyle yoğun bir merakla incelemesi dikkatimi çekmişti. Sebebini tam anlamadığım bir gariplik seziyordum.

Dışarı çıktım, hafif utangaç toparlandı, oturmam için yer açtı.
“Küçük teknelerin de bu kötülüğü var işte...” dedim otururken, “içerisini büyütsen havuzluk küçülüyor, havuzluğu büyütsen kamarada yer kalmıyor”

“Havuzluk nedir ?” diye sordu; meraklı tekne incelemeleri artık sorulara dökülmüştü, bu iyiye işaretti. “Oturduğumuz yer işte..” dedim, “teknenin balkonu da diyebiliriz, tüm zaman burada geçiyor neredeyse”

Binlerce sorusu var sırada belli. Rahatsızlık veriyorum çekincesiyle birkaç taneden fazlası çıkmayacak ortaya, o da belli.

“Yarın ne yapacaksınız ?” diye sordum, şaşırdı. “Urla’ya gidelim mi ? dedim muzipçe, “ Hem şu binlerce soruya belki yolda binlerce cevap buluruz.” Gülümsedi, bir an şaşkın, inanmaz ve heyecanlı bir ışık parladı gözlerinde. “ Ya da..” dedim, “sizin aklınıza gelen başka bir program varsa onu yapalım, hep marina hep marina nereye kadar”

Ayağa kalktı, biraz tereddütlü, biraz üzgün, “havuzluğun bile ne olduğunu bilmeyen adam denizde nasıl program yapsın” dedi, “benden geçti galiba, sizin de vaktinizi alm...”, susturdum, “o zaman bana bırakın, yarın sabah Urla’ya gidiyoruz” dedim. Bir anlık ümitsizlikle kaybolan heves tekrar canlandı yüzünde. Gözleri parladı, birkaç kere “sahi mi?” dedi ve kaldığı yerden teknenin her köşesini incelemeye devam etti. Sanki kısıtlı bir zaman vermişler de, sonra bu detaylardan imtihan edeceklermiş gibi, ders çalışan çocuk hallerinde havuzluğu, kamarayı, motoru iyice gözden geçirirken; ben de ertesi gün neler yapabileceğimizi düşünmeye başladım.

3. gün

Dünden sözleştiğimiz saatte buluşup, alışveriş yaptık. Hoş İzmir’den Urla’ya gitmek için alışverişe ne gerek vardı ama olsun, yolculuğu, yola çıkma hissini sonuna kadar yaşatalım bakalım bizim “dede”ye. İlk iki güne nazaran bugün daha bir konuşkandı. Sürekli sorular soruyor, yolda ihtiyacımız olur diye marketteki herşeyi almak istiyordu. Benzinimizi de alıp marinaya geldiğimizde sabırsızlıktan ve heyecandan eli ayağına dolaşıyor, sürekli “ah bir bilsen, bir bilsen...” diyordu. Sonunu getiremediği, hep yarım bıraktığı cümlelerini gülerek dinliyordum. “Dede alt tarafı Urla’ya gideceğiz, amma heyecan yaptın” dedikçe o gene “bir bilsen, olacak galiba, olacak bu iş, ah bir bilsen nasıl güzel olacak, tam istediğim gibi” diye sevinçle oradan oraya koşuşturuyordu.

Yola çıkmadan önce ilk defa benzin ve yağı karıştırmayı gösterdim, motorun nasıl çalıştırılacağını, jiklesini, benzin deposunu, hortum bağlantılarını, gaz trimini, yekeyle motorun ani manevralarda birlikte nasıl kullanılabileceğini üç beş dakikada anlattım. Hava durumu sıfır rüzgâr veriyordu, Urla’ya kadar motor seyri yapacaktık, aklımda plan yapıyordum: Bugün motor ve motor seyriyle ilgili herşeyi öğrense, sonraki günlerde de rüzgar ve yelkenle ilgili birşeylerdi, demirlemeydi, biraz navigasyondu, adanın birinde gecelemeydi derken, birkaç haftada büyük gelişme kaydederiz. Bu planımdan bahsetmedim tabii, sürpriz olacaktı.

Daha marinadan çözülmeden, tanıştığımız günden beri sürekli incelediği tekneyle ilgili soramadığı bir sürü soruyu, ardı ardına sıralamaya başladı. “Hele bir yola çıkalım da” dedim, “3 saatlik uzun bir yolumuz var, yolda bol bol zamanımız olacak konuşmak için, hele bir çıkalım..”, ve çıktık.

Önce, neden doğrudan Urla’ya değil de Bostanlı’ya doğru gittiğimizi sordu. Anlattım, yol üzerindeki tüm sığlıkları, buralarda her sene karaya oturan yabancı tekneleri ve de elbette Tweety’nin salmasını çarpışımı, her şeyi anlattım. İçeriden haritayı almasını ve incelemesini söyledim. Bir süre sessizce haritayı inceledi ve ümitsiz bir bakışla bana döndü. “Halledeceğiz” dedim, “harita okumasını da, rota çizmeyi de, mevki koymayı da, GPS’i de, herşeyi halledeceğiz”. Rahatladı.

Ayna gibi durgun suyun üzerinden yansıyan güneş ışınlarının eşliğinde, bir süre daha gemi yoluna kadar yükseldik, sonra gerçek Urla rotamıza girdik. Yekeyi ona devrederek içeriye girdim, ocağa su koydum. Böyle rüzgarsız, dalgasız havalarda motorla seyrederken, minicik Tweety’de ocakta birşeyler yapmak mümkün.

Büyük bir ciddiyetle dümen tutuyordu. GPS’i ve haritayı açtım, ortaya, görebileceği bir yere koydum. Uzunca bir süre haritalardan, GPS’in çalışma sisteminden bahsettik. İzmir Körfezi’nin girişinin ne kadar dar ve sıkıntılı olduğunu kendi gözleriyle gördü. Yenikale geçidindeki iki fenerin arasından, koca bir konteyner gemisiyle sıkış tepiş geçtik.

İzmir’den uzaklaştıkça deniz gerçek rengine döndü. Köpük köpüğe ardımızda bıraktığımız suya bakarak biraz da hayata dair sohbetlere giriştik. Geçen gördüğüm, minik torunundan bahsettik. Sonra gene denizden, gene teknelerden. Artık rahat rahat her istediğini soruyordu. Urla’ya varana dek hiç susmadık desek yeri. Sanki geçen iki gündür marinada sürekli susan biz değildik, denize çıkınca ne değişiyorsa. Şu Ege’nin laciverti sohbet için en iyi katalizör. Anadolu’da konuşmayan çocuğa kanarya suyu içirdikleri gibi, susan adamı da denize çıkardınız mı bülbül kesiliyor.

Bol sohbet, bol gülüşlerle Urla’ya vardık, barınağa girdik. Her Urla’ya gidişimizde olduğu gibi gene yer yok, var da yok. Yatların bağlı olduğu bölümün karşısındaki büyük beton iskelede, kendimize göre minicik bir yer bulduk. Hep bu iskelede bağlı duran Piri Reis araştırma gemisi de iki adım ötemizdeydi. Rastlantı mıdır nedir, ne zaman gelsem bu gemi hep iskelede bağlı. Araştırma gemisinin araştırma konusu belki iskelelerdir, kimbilir.

Sanki okyanus aşıp gelmişiz gibi karaya ayak bastık. İçimizdeki o “yeni bir yeri keşfetme dürtüsü”ne uyup balıkçıları, eski evleri, şirin bakkal dükkanlarını dolaştık. Bir yerde oturup börek yedik, çay içtik, arka yolda kurulan pazara uğradık.

“Sabah balık mezatını görmelisin” dedim, “çok keyifli bir ortam oluyor”. İlk defa gelmiş rolünü oynayarak heryeri bir kere daha dolaştık, fotoğraflar çektik, akşamı ettik. Akşamüstü limandaki restoranlardan birine oturup huzurlu ve sakin bir akşam yemeği yedik.


Gece Tweety’e dönüp, havuzluktaki gemici fenerimizin ışığı altında sessizce kasabayı seyrederken, “Yarın ne öğreneceğim” dedi. Ses tonu huzurluydu, mutluydu. Sebebini anlamadığım ama çok da merak ettiğim bir çeşit yorgunluktan, ne bileyim bir terslikten, bir kötü durumdan sonraki rahatlama ya da kurtuluş dinginliği de vardı sanki.

“Yarın mı?” dedim havuzluktaki uzandığım yerden, “yarın hayatının en güzel günü olacak”

Yüzünde uyuşmuş bir gülümsemeyle, uykuya dalmadan önceki son sözlerini duydum:

“Lütfen öyle olsun, .... yardım et öyle olsun, ...lütfen...”