Git !....Git !....Git ...!


Motorun başında bir süre bekledim. Birazdan ipini çekip yırtacaktım sabahın kör sessizliğini. Hava daha aydınlanmamış, lanet Şehir uyumaktaydı. Avazım çıktığı kadar bağırmak, uyuyan şehre küfürler yağdırmak geliyordu içimden, tuttum kendimi. Ömrüm kendimi tutmakla geçmişti zaten. Bir kere bile kendimi kaybetmenin tadına varamamış, sorumluluğu “kendimi kaybetmiştim hakim bey” e atacak bir eyleme girişememiştim. Rahat rahat, ağız dolusu bir küfür bile edemiyordum işte gene.
O hırsla asıldım motorun ipine. Benim yapamadığımı o beş beygirlik ufacık motor yapıverdi. Uyuyan şehrin ve insanlarının üzerine sabahın dördünde ağız dolusu ‘groarrrrr!’ deyiverdi.Oh ben bile rahatladım.
Siz daha uyuyun sefil Şehir’in insanları, beş beygirin her biri sizin groarınızı groarladı haberiniz yok !
Palamarları çözmeden önce son kez tekneme ve aylardır bağlı olduğum barınağa baktım. Gidişler içinde hüznü saklar ama benimkisi gidişten çok “gidişkaçışkurtuluş” karışımı olduğundan içinde öfke de vardı, sevinç de, rahatlama da.
Beni bu Şehir’e bağlayan son bağları da çözdüm, tornistan, barınağın ortasına kadar geliş. Pruvamda barınak ağzı ve birkaç dakika içinde kavuşacağım mavilikler. Çevrem teknelerle doluydu, hepsi bağlı, hepsi kalıcı. Aylardır barınakta yaşadığım bir sürü anım olmuştu, hepsini arkamda bırakıp gitmek için tek yapmam gereken gaz verip, teknemin burnunu dikip liman ağzından süzülerek uçup gitmekti.
Ben de öyle yaptım zaten...
...
Kuzeye doğru bastım dümeni. Öyle bir Şehir’dir ki, güneye gitmek istesen bile yolculuğunun başında saatlerce kuzeye gitmeni gerektirir. Karaburun’u döndüğün an “işte güneye gidebilirim artık” diye sevinemezsin. Geldiğin yol kadar güneye gittiğinde orada seni küçük kardeşi Çeşme beklemektedir. Demişti ya Kavafis “nereye gitsen seni takip eder bu şehir” diye, sanki Şehir’i tarif etmiş, kurtulamazsın, düşmez yakandan.
Yirmi dakika kadar kuzeye gittikten sonra iskelemde Pırnallı ve Yassıca adalarını bırakarak buraların en büyük iki adasına, Hekim ve Uzunada’ya doğru bastım dümeni. İskelemde bıraktığım Pırnallı, güzel adacım, kadim dostum. İki güzel güney koyunla beni ne sert havalardan, ne azgın rüzgarlardan korumuştun. Tuttuğum balıkları dingin koylarında birlikte yemiş, yorgun ama keyifli yelken seyirlerinden sonra dinlenip, nefes almıştık beraber. Bana, bir insan için “ada” nın ne kadar büyülü, ne kadar dinlendirici, ne kadar şaşırtıcı ve de ne kadar kaçıp gelinesi bir “şey” olduğunu sen öğretmiştin ilk. Şehir’de en sevdiğim sensin bilirsin, bakma gecenin derin karanlığında selamsız sabahsız , tanımaz gibi yanından geçip gitmeme, gönül koyma bana. Bilmemki döner miyim bir daha buralara ama inanki birgün dönersem sebebi sana olan özlemim olacaktır. Temelli dönmesem de, kara gözlüklerimle, Şehir’in tanıyamayacağı giysilerle, gizlice gelip seni göreceğim birgün, kısacık bir süre de olsa yapacağım bunu, bekle beni.
Uzunada’yı geçip rotayı Karaburun’a çevirdiğimde hava çoktan aydınlanmıştı. Uzunada’nın “uzunluğu” kadar motor gürültüsü işitip, “yeter artık bitsin şu ada”, diyene dek gidersiniz, git git gene bitmez. Soğuktur Uzunada, askeri bölgedir, çıkmak yasaktır, karadır, hantaldır, uzaktır insana, savaşı hatırlatır, ölümü, kavgayı, silahları getirir aklınıza, denizin güzeliğine yaraşmayan.
Karaburun’a yaklaştıkça katettiğim her küçük su damlasında içime ışıklar doluyor, özgürlüğün damla damla içime aktığını hissediyordum. Şehir’deki kırmızıya çalan denizin, uzaklaştıkça adım adım mavileşmesini sevinçle izlerken, kulaklarımda küfürbaz motorumun sesi, dudaklarımda gittikçe yayılan bir gülümseme, aklımda o tok sesin mırıltısı: Gün olur, yelkovan kuşlarının, alır başımı giderim, o ada senin, peşi sıra, bu ada benim. Boş bir zamanımda şu sözleri sıraya koymalı diye düşündüm, aptalca gülümsemem iyice yayıldı.
“Yapabilecek misin ?” diye sordum kendime sonra, ciddileşerek; “dönüp arkana, Şehir’e bakabilecek misin?”. “Yaparım tabii” deyip yapamadım. Uzunca bir süre geriye dönüp bakamadım. Son gördüğüm gibi karanlık kalmalıydı aklımda Şehir. Hep karanlık değil miydi zaten. Öğle saatlerinde bile kapkaranlık değil miydi bu Şehir.
Güneşin bile içine giremediği, kalbi karanlık bir sis yumağı değil miydin be Şehir! Mutsuz musun? Kendinleştiremediğin için birini daha üzgün müsün, hiç ummadığın, aklına bile gelmeyecek bir anda, bir kişi eksilmekten, ha? En son kimi kaybetmiştin bilemem ama işte o gün beni kaçırmıştın elinden. Sabahın köründe küfürbaz motorumun da dediği gibi, groarladığımın Şehir’i !
Karaburun’a yaklaşırken malum Ege’nin kuzey rüzgarları da karşılamaya durdular yola. Aldığım kararlardan biri geldi aklıma, nereye gideceksem erken kalkıp öğlene kadar yol yapıp gidecektim. Öğleden sonra akşama dek esecek rüzgarlar minik teknem için birkaç numara büyük olacaktı güneye indikçe. Karadan bile gitmediğim yerlere denizden harita ve birkaç pilot kitaba dayanarak gitmek akıl kârı değildi belki ama, içimdeki o ses dayanılmaz bir hale gelmişti artık, gitmek zorundaydım. Sebebi bilmiyordum, sadece gitmemi isteyen bir ses içimden bana fısıldıyor, kulağımdan dışarı çıkıp, duvarlara çarparak, her yansımada büyüyerek acıyla içime geri dönüyordu. Git !..Git !..Git !...
Ey ses, ilk ne zaman seslendin bana hatırlamıyorum. Belki sen de benimle beraber büyüdün, belki önceleri “git” değil de başka şeyler diyordun, hatırlayamıyorum. Ama hep birşeyleri “tam” yapmaktan rahatsız oldum, senin yüzündendi biliyorum.
Küçücükken, bir sınava çalışırdım, daha isteğim kaybolmamışken, sıkılmamışken, zamanım varken aniden sebepsiz bırakır, kalkardım masadan. Birkaç saat daha geçirsem kitabın başında, bilmediğim konu kalmayacaktı ama ben, dedim ya hep “tam” dan korktum diye, kitabı kapatıp kalkar giderdim. Bütün konuları bilmek düşüncesi ürkütürdü hep, tam not aldığım zamanlar mutlu olamazdım. Delilik de ne dersen de böyleydi işte.
Belki de o zamanlar “bu kadarı yeter..yeter....yeter...” diye fısıldıyordun, şimdi “git..git...git..” diye.
Evim neden bitmemiş maketlerle, sonu getirilmemiş hikayelerin olduğu kağıtlarla doluydu anladın mı şimdi? Her bulaşığın sonunda kalan (yalan, düpedüz bilerek bırakılan) yıkanmamış birkaç kaşığı, tabağı ? Ha?
Okulun ötesini de getiremedim, işin ötesini de, sevgililiğin ötesini de.
Belki ölmem de..haha.. Bakarsın hayatın da olması gereken sonunu getirmem aynı hesaba göre.
Sorun şuydu belki de; bir oluşumun sonunu görünce, nasıl biteceğini bilince devam etmenin bir heyecanı kalmıyordu. Bile bile o sonuca gitmenin ne gereği vardı, zaman kaybı değil miydi. Peki vazgeçince zamanı daha mı iyi değerlendiriyordum, hayır, öncekinin yerine ne konduysa, yeni başlatılan iş de selefinin akıbetine uğruyordu, sonra diğeri, sonra diğeri,sonra.....
Susma ey ses, susma. Sen git dedikçe ben yaşadığımı hissedeceğim, git dedikçe gideceğim, “işte buraya gelmen için git dedim” diyene kadar dinleyeceğim seni. Onlarca senedir Şehir’leşememe sebebimin de sen olduğunu biliyorsun. Suçlayacak değilim seni, susmana şahit olamadım hiç, o yüzden sustuğun zamanlarla karşılaştıracak, iyi mi kötü mü olduğunu bilecek durumda değilim. Hep önünden koşmaya zorluyorsun beni, seni geçip soluklanmak için durduğumda tüm gücünle gelip çarpıyorsun bana, aynı yöne doğru tekrar koşmaya başlıyoruz. Çarpmalarını ancak böyle hafifletebiliyorum, senin önünde senden hızlı koşarak. Fakat yorulmuyorsun sen, onlarca senedir yorulmadın, her soluklanmamda, her duruşumda gene geldin, çarptın tüm gücünle ve toprağa çaktığım kazıkları parçalayıp yine koşmaya zorladın beni. Sen geleceksin korkusuyla hiç kimseye “seni seviyorum” diyemedim mesela, hayır, “benim suçum değil” deme bana, parçaladığın kazıklarım topraktan fırlarken, kimseye zarar versin istemedim. Ben yapmadım desen de için için biliyorsun ki, önce korkunu yolladın bana, içime önceden kazıyıp bıraktığın korkunu. Yollamadım mazeretine sığınma, zaten içimde taşıyorum o korkuyu nereye gitsem.
Hayatımın kuralını koydun bana sormadan: Hiç birşeyi bitirme, sonunu getirme, isteyerek ve bilerek yarım bırak, git!
Barınakta intihar eden şarapçının sakalı kadar karışıktı bu konu da. Gittiğim sularda belki çıkardım işin içinden, erken sulardaydık daha.
.....
Düşüncelerden sıyrılıp, motorun sesini tekrar duymaya başladım. Bitmek tükenmek bilmeyen Uzunada’yı sonunda geçmiş, Karaburun’a iyice yaklaşmıştım. Şehir artık çok gerilerde, baksam da göremeyeceğim bir mesafedeydi. “Bakmakla görmek aynı şey değildir” deyip güldüm bu iğrenç klişeye. Hamasi klişelerimi seveyim, demek bende istidat vardı, milletvekili olabilirdim. Tweety Halk Cemahiliyesinin tek kişilik halkının, tek vekili.
Önümde Karaburun ve karşısındaki Büyükada. İkisi arasındaki boğazdan geçip gitmek vardı, ya da tüm öğleden sonrayı ve geceyi burada geçirmek.
Planlı bir gidiş değildi bu. Olacağı belli ama zamanı belirsiz bir “gidişkaçış”tı. Nereye gidiş, neden ve kimden kaçış sorularının yetim olduğu bir koşturmaca.
Adaya baştan kara bağlanabilirdim. Kuzey rüzgarından korunarak sakin bir gece için fena da olmazdı hani. Benzin ve başka ihtiyaçlar için Karaburun’a girmem şarttı. Barınak içinde yer bulamazsam adaya geri gelirim diye düşünüp barınağa girdim. Bir sandala aborda olup, karaya ayak bastığımda ne bir karşılama komitesi, ne kırmızı halılar ne de folklor ekipleri vardı, bozulmadım dersem yalan olurdu.
Evlerin balkonlarında sabah kahvaltıları öğle saatlerine sündürülmekteydi. ‘Saat kaç yahu! Gidiciler yola çıkalı saatler oldu siz daha çay koy Nermin, zeytini uzat Tahsin hallerindesiniz !’ Karaburun halkının yüzyılın bu en büyük gezginine olan ilgisizliklerine bozulmuştum. İlk “git” günüm eğlenceli başlamıştı; kafama uyan, beni güldüren biriyle çıkmıştım bu seyahate iyi ki..
Kendimle!