(Geçen sayıdan devam)

4. Gün

Gözlerimi açıp, bir an neredeyiz diye düşündüm. Sabah erken bir saat, Urla’dayız. Gece hava serinleyince Tweety’nin kamarasına girip, birer köşeye atmışız kendimizi. Bizim dede yüzünde sonsuz bir mutlulukla horul horul uyumaktaydı. Kalkıp kahvaltı için çay koysam mı diye davranacakken, yok uyandırmayayım şimdi yol arkadaşımı diye vazgeçtim.
Battaniyeye biraz daha sarılıp çevreyi dinlemeye başladım.

Erken vakit balığa çıkacak sandallardan biri motor sesiyle bir günaydın der şimdi, veee işte o ses. Yazıyla nasıl anlatılır bilemiyorum ama herkesin mutlaka duyduğu ve illa da duyması gerektiği bir sestir bu. Pancar motorun kolu şöyle bir çevrilir, motor uykulu, babacan, posbıyıklı, koca dudaklı bir adamın öksürmesi gibi titrer ve ardı ardına pot pot pot diye sesler çıkararak çalışır. Seslerin arası önceleri açıkken gittikçe kısalır ve seri halde çalışmaya geçinceye kadar bir süre bu babacan sesler devam eder. İnsana yaşadığını hissettiren, kötü zamanlarımda rahatlamak için bir an gözlerimi kapatıp düşlediğim bir sestir bu. Ah, sancak tarafından bir tane daha pot pot pot pot. Barınak girişine yakın bir ses daha. Pot pot pot pot. Sabahın köründe dört bir yanımdan emektar pancar motor sesleri. Yüzümde kocaman, aptal bir mutluluk gülümsemesi. Dünyanın en güzel seslerinden biri kulaklarımda, sabahın ve tembelliğin tadını çıkarıyordum. “Tembel adam geç kalkar değil mi Tweety” dedim, “ben erkenden kalktım, sadece bu sesi duymak için”. “E buna tembellik diyemeyiz” dedi bilge teknem, alaylı bir gülümseyişle. “Dünyanın en erkenci tembelisin” diye de üzerine mum dikti. Umursamadım, sabahın tadını çıkaracaktım, ukala bir tekneyi dinleyecek değildim ya.

Kapı girişinde asılı gemici fenerimiz, teknenin hafif kıpırdanışlarıyla sağa sola gıcırtıyla salınırken, minik kapıdan dışarıyı seyretmeye başladım. Tweety sabah esintisiyle tonoz üzerinde gezdikçe, kapıdan görünen dünya da ağır ağır değişiyordu. Dünya bu kadar işte, anca bir kapı dolusu. Dünya dönüyor diyorlar ya, aslında içinde bulunduğun tekne tonozda geziyor sen de dünya dönüyor sanıyorsun. Hepsi aldatmaca. Altı üstü bir kapı, olup olacak dünya bu işte. Şu kapının benzediği geometrik şeklin adı neydi? Alt ve üst kenarları birbirine paralel şekil, neydi yahu? Hah buldum. Yamuk! Dünyanın en komik geometrik şekli. İsmini de kendimize benzettiğimiz, en ezilen, en zavallı, en aşağılanan geometrik şekil. Öklit gelse ne yazar, adın yamuk be kardeşim. İki değil dört kenarını da paralel yapsan yaranamazsın, ismin yamuk olmuş bir kere. Zavallı.

Dünyanın tanımını battaniyenin altında yattığım yerden buluverdim işte. Hayat bir yamuğun ardından gördüklerinin toplamıdır! Bir de tembel diyorlar, erkenden kalkıp dünyaya dair “felsefe imal ediyorum”, bu insanoğluna yaranamazsın kardeşim. Gerçi not almadığımdan sonraları unutuyorum ama olsun. Bir gün herşeyi çözecek yanıtı bulacağım da yanımda kalem kağıt olmayacağından onu da unutup gideceğim. Tembelliğin yamuk kadar bile bilimsel değeri yok, ben o sabah bunu anladım.

Kahvaltı zamanı diyerek yamuğun içinden geçip havuzluğa, gerçek dünyaya çıktım. Gürültüme yol arkadaşımız da uyandı. Mutlu bir günaydından sonra “hayırdır” dedi, “biriyle mi konuşuyordun?” “Bir geometri şekliyle husumetim var da onu halletmeye çalışıyordum “dedim, “haydi motoru çalıştır, bugün sendeniz, adada kahvaltı edeceğiz.”
Şaka yapıyorum sandı, bir an duraksadı, sonra dünden öğrendiği gibi motoru çalıştırdı. Baş halatları çözdüm, tornistanla bağlı olduğumuz yerden çıktı. Yüzünde büyük bir ciddiyetle bir eli motorda bir eli yekede ağır yolla tekneyi barınağın çıkışına yöneltti.
Urla’da bağlı tekneler ne şanslı, diye konuştuk, birkaç dakika içinde İzmir’in göbeğinde sayılacak adalara ulaşabiliyorlar.
İçeride kahvaltılıkları hazırlarken, bir yandan da havuzluktaki dostuma bu adalar hakkında bilgi verdim. Aralarında en sevdiğim olan Pırnallı’da yapacaktık kahvaltıyı. Genelde eriştelik olan koyda küçük bir kum alan bulunca attık demiri. Baş tarafta, zincirliğin çevresinde kısaca demirleme üzerine birkaç noktayı paylaştık, nasıl olmalı, nasıl olur, neler yapılır merakla dinledi.

Demirimiz tutunca gidip motoru kapamasını söyledim, kıç tarafa doğru yürürken ardından baktım. Birkaç saniye sonra, motoru durdurduğunda hayatının belki de en güzel anlarından birini yaşayacaktı. Şimdiye kadar hiçbir adaya tekneyle gelmediğine göre, hele hele böyle ıssız bir adada hiç konaklamadığına göre, kesin şaşıracaktı. Ne zaman mı? Elbette motoru durdurduğu an. Şu ana kadar tekneyi hep motor sesiyle, gürültü ve eksoz kokusuyla birlikte görmüştü, biraz sonra aniden farkedecekti, birden ıssızlığın, huzurun, doğanın farkına varacaktı. Heyecanla motora yaklaşmasını seyrettim, bir yandan da martılara bakıyor, olacakları merak ediyordum. O an geldi, motorun kırmızı stop düğmesine bastı, tüm bunları ağır çekim bir filmde seyrediyormuş gibiydim. Biraz sonra yaşayacağı şoktan habersiz, düğmeye ağır hareketlerle bir süre bastı, motor durdu, elini ağır ağır çekti, yavaşça yüzünü bana doğru döndü, birşeyler söylemek isterken, birden vazgeçti, yüzündeki gülümseme dondu, farketmişti! Başını önce yukarıya kaldırdı, sonra ağır ağır kıyıya baktı, denize, suyun dibine çevirdi gözlerini ve en son bana dönerek gözlerindeki hem şaşkın ve hem ağlamaklı ifadeyle ağzını açtı. Bir şey söyleyemedi. Ağır ağır kıyıda ona seslenen martılara döndü, sonra gene altımızdaki berrak suya ve kıyıya yavaşça okşar gibi çarpan dalgacıklara baktı. Birkaç dakikalık bu törenin sonunda tekrar bana döndü ve sessizliği bozmaya korkan bir çekingenlikle, belli belirsiz, bölük pörçük birkaç kelime söyleyebildi. “Çok sessiz..Ben...Huzur...Teşekkür ed....”. Oturdu. Baş tarafta zincirliğin üzerindeydim, yüzümü kıyıya dönerek, onun bir süre havuzlukta kendi kendisiyle kalmasını sağladım. Bu anı benim ilk hissettiğim zamanı hatırladım. Aynı şoka ben de girmiştim. Şehire bu kadar yakın ama aynı zamanda da tüm kötülüklere bu kadar uzak durabilmek, aklımın almayacağı birşeydi. Yaşlı dostumun neler düşündüğünü tahmin edebiliyordum. Kahvaltı filan unutuldu, dakikalarca bu güzelliği içimize çekmeye çalıştık.
Adanın tek sahibi martılar da bir süre merakla ve sessizce bize baktıktan sonra, hiçbirşey yokmuş gibi kendi gevezeliklerine geri döndüler. Motoru ilk durdurduğumuzda oluşan o masalsı sessizlik kısa süre içinde yerini cıvıl cıvıl bir hengameye bıraktı. Geri döndüm, dostum büyünün etkisinden kurtulamamıştı.
Havuzluğa doğru giderken “Haydi” dedim, “bu kadar şok yeter, mürettebat acıktı kaptan!”
Sessizce, hafif buğulu gözler ve minik bir tebessümle yüzüme baktı. “Haklıymışsın” dedi, “hayatının en güzel günü olacak dediğinde pek ihtimal vermiyordum, bu kadar erken göreceğimi düşünmemiştim”
“Daha ne gördün ki” dedim kamaraya girip çay suyunu koyarken, “bu sabahki güzellik bugün göreceklerinin yanında hiçbirşey”

Adanın sarı kayalarını ve üzerindeki martıları seyrederken mırıldandı, “daha ne olabilir ki” dedi, “bu bile benim için yeterliydi, bu bile.”

Tüm kahvaltı boyunca teknenin polyester ve paslanmaz metal bölümlerine farkında olmadan ellerini sürdü durdu. Dalgın ve büyülenmiş gibi etrafındaki güzelliklere kilitlenmişken, elleri, sanki ondan habersiz, minnetle tekneye dokunuyor, teşekkürlerini sunuyorlardı.
Bir ara çayını yudumlarken, kendi kendine söylendi:
“Bu kadar sene nerede harcamışım ben bu zamanı, niye burayı bulmak için bir çaba göstermemişim” dedi. “Bilmiyordum ki, bilmiyordum ki” diye de gene kendini savundu. Karşımdaki insanın içindeki savaşı, sessizce dinliyordum.
“Amma abarttın dede” diye güldüm sonra, “alt tarafı.....”
Eliyle işaret ederek susturdu beni. Kendi kendimin patavatsızlığıma kızıp sustum.
Karşımda büyük bir iç savaş vardı. Saygıyla ve sabırla bitmesini beklemeliydim.
Sustum.Sustuk.