Deniz aynı deniz, hem kaçış hem kurtuluş için....


Şantiye tozuna, betonuna bulanmış bir günün öğleden sonrasında gene koşa koşa balıkçı barınağına gidiyordum. Yaz bitmek üzereydi ve her bitişte olduğu gibi bir şeylere geç kalma, bir şeyleri kaçırma duyguları tepemde uçuşup duruyordu. Son yelken basmalar, son ıslanmalar, son tramolalar... Son mu?.. Ne berbat bir kelime.

Barınağa gelince içecek bir şeyler almak için karşıdaki büfeye uğradım; kapıdan çıkarken yeşil bir araç limandan ayrılıyordu. Limanda toplanmış kalabalığı da o zaman fark ettim. Önümden geçerek İzmir’e doğru uzaklaştı araç; bir cenaze arabasıydı.
Büfe sahibine sordum ne oldu diye, “Hiç abi, şarapçılardan biri atmış kendini denize” dedi.
Ürperdim.
Bir yaşam bitmiş, “hiç abi” olmuş.......
Bir insan gitmiş, “şarapçı” gitti olmuş.....
Dağılmaya başlayan kalabalığın arasında geçip kayığıma doğru yürüdüm. Kendi aralarında konuşanlarda kulağım..
Gece mendireğin kayalarında içen üç kişiymişler. Belki üç evsiz, belki üç dertli, belki üç “unutmak için içiyorum abi”ci.. Yarenliklerinin hangi safhasına geldilerse artık, içlerinden biri kalkıp ben denize atlayacağım demiş. Neyi bitirecekse, hangi derdi boğacaksa; ‘ben atlayacağım’ demiş işte. Diğerleri ciddiye almamışlar bir süre, düşünmemişler sözünün eri bir arkadaşları olduğunu demek ki. O da dediğini yapmış .......
........
Seneler oldu o gün geçeli ama uzaklaştıramadım aklımdan bir türlü.
İntihar; bir cesaret işi midir yoksa bir korkaklık ve kaçma mıdır?
Hadi daha da karmaşıklaştıralım; intihar, uzun süre cesaret toplamanın sonucunda o kaçma ve korkaklığı yapabilme gücüne erişmek midir?
Bu soru, senin sakallarının karışıklığı kadar içinden çıkılmaz bir soru oldu be “şarapçı”. Neden gittin sanki; bir yarım gün beklesen belki tanışırdık, belki senin için bitiş olan denizi benim için başlangıç yapan şeyleri konuşurduk.

Sen yelken yapmış mıydın “şarapçı”. Ben de yeni öğrendim. Yoksa sen de limandaki balıkçılar gibi “çok yatıyo abi tekneler yelken açınca, hayatta binmeyiz” mi derdin bana. Ben de hep onlara verdiğim cevabı verirdim sana, “ yatmadan gitmez bu meret” derdim. Salmadan bahsederdim korkmaman için ama , arkadaşlarıma yaptığım şakayı yapardım sana gene de: Tekneyi iyice yatırır korkuturdum seni. On dakika sonra “salmayı göster hadi” diye rüzgar üstünde denize sarkar, zevkten çığlıklar atardın yatan teknede. Yorulana kadar amaçsız gezerdik, yorulunca da Pırnallı Adası’nın o rüzgar almaz koyunda, kayığım Tweety, sen, ben çaylarımızı yudumlarken, anlatırdın bize çoluk çocuk var mı yok mu, memleket neresi gibi “derin” meseleleri. Dönüşte ben kullanayım derdin, bir ara da balık tutalım derdin, der oğlu derdin be “şarapçı”. Yarım günle kaçırdın be “şarapçı”

Deniz bizim için kurtuluş, sorunlardan uzaklaşma demek “şarapçı”. Gel gör ki senin için de kurtuluş ve sorunlardan uzaklaşma aracı deniz oldu. Nasıl oldu diye sorma dostum, dedim ya sakalın kadar karışık bir mesele bu. Farklı kaçış, farklı kurtuluş ama aynı deniz.....

Denizde ölenlerin mezar taşı olmaz derler ya, “şarapçı” nın denizde öldüğü halde mezar taşı vardır İzmir’de. Üstünde kimbilir ne yazıyordur. Silinip gitmek istemezdi belki. Bu dünyada başucundaki taştan daha fazla bir iz bırakmak ister miydi acaba. Kesin isterdi, hangimiz istemiyoruz ki.
Böyle iç karartıcı bir olayı anlattığım için affedin ama bizim “şarapçı”, bu yazıyla küçük bir izi bu dünyaya bırakmış olacak. Gidişinden seneler sonra bile birileri ondan bahsediyor oldu işte...