Tweety Masalları (1)

1.Gün

Tembellikle dinlenme arası tarafsız bölgede yayılıyorum. Marinada bağlı Tweety’ciğin havuzluğunda ayaklarımı uzatmış, ocaktan gelen biraz önce demlediğim çayımın kokusu burnumda, gözlerim kapalı, yüzümde aptal bir gülümsemeyle güneşleniyorum. Aklımda gene saçma sapan düşünceler: Tembellik neden suçluluk duygusu veriyor diye düşünüyorum mesela. Bir gün de şöyle doya doya yayılmanın, vicdan rahatlığıyla dibine kadar tembellik etmenin tadına varabilecek miyim acaba. Sanki bu suçluluk duygusu bezginliğime engel oluyor da, kalkıp arı gibi çalışıyorum sanki de, ben de sıkıntı ediyorum kendime. Pehh. Yooo, bal gibi de tembelliğe devam işte. İşin “teorisi” rahatsız ediyor beni kardeşim, yoksa bu suçluluk duygusu pratikte yolumdan alıkoymuyor. Öyle de tembellik böyle de. Havuzlukta yan gelip yatan “Kuramsal tembel” halindeki canlı kitleyim, canım çıkasıca. Sonra “havadandır havadan” diye içimi rahatlatıyorum. Bütün kış soğuktan, kardan, çamurdan çok eziyet çektik ya, şimdi bahar ya, hava biraz ısındı ya, iliğimiz kemiğimiz biraz gevşedi ya, onun için bu tembellik, yaaa.. Yok gene içim rahatlamadı, bal gibi bezginlik yapıyorsun oğlum, bu suçluluk duygusuyla yaşanmaz, hadi kalk bari çay koy, ocakta kaynıyor bir saattir, demini almıştır. Oflaya puflaya koca göbeği havuzluktan kaldırıp içeriye, ocağın olduğu yere naklediyorum. Hayat ne kadar zor, ağız tadıyla bezmenin bile bir bedeli var.

Bardağı doldururken pontondan sesler geliyor. Kulak kabartıyorum. İki kişi konuşuyorlar sanki.
“Bu tekne miydi?” diyor tok bir ses,
“evet dede buydu” diye cevap veriyor başka bir ses, bir çocuk sesi.
“Tamam sen şimdi arabaya git, ben amcayla birşeyler konuşup geleceğim” diye yolluyor çocuğu adam. Bardağı alıp havuzluğa çıktığımda hızlı adımlarla uzaklaşan çocuğu görüyorum. Dedesi ise öylece durmuş bana bakıyor.
“Merhaba” diyor gene tok sesiyle, gülümsüyorum.

Güçlü kuvvetli görüntüsüyle, dimdik duruşuyla, çocuk demese dede olduğuna ihtimal bile vermeyeceğimiz sağlıklı dedelerden.
“Buyur dede!” diyorum dede kelimesinin üstüne basarak ve gülerek, “çayım taze”.
Gülüyor,
“kerataya bin kere dedim, dede deme milletin içinde” diye yalandan tatlı bir kızgınlıkla havuzluğa adımını atıyor. Elimdeki bardağı ona uzatıyorum,
“şeker ne kadar istersen al” diye kavanozu gösterip, içeri giriyorum. Kendime de bir bardak doldurup havuzluğa çıkıyorum. Adını söylüyor, kısa cümlelerle, ağır ağır konuşurken bir yandan da tekneyi inceliyor. Göztepe sahilinde torunuyla yürüyüş yaparlarken Tweety’i görürlermiş sık sık. Birkaç cümle sonra susuyor. Gözleri direkte, kamarada, havuzlukta, motorda gezinirken, çayından bir yudum daha alıyor. Ah az konuşan, sessiz insanlar. Başkasıyla bir sebepten tanışmak zorunda kalan ve ilk tanışmada doğal olarak konuşmak zorunda olan insanlar. Laf olsun diye de konuşmayı gururlarına yediremeyip sonra gene susan, keşke hiç rahatsız etmeseydim diye pişmanlıkla üzülen insanlar. İletişimin işkence olduğu anlar. Havuzlukta sessizce geçen çay yudumlama dakikaları. Normal ve girişken birinin ilk birkaç dakikadan sonra rahatlayıp sohbeti koyulaştırmasına şaşıran ve gıptayla bakan bizler. Aynı soyun çocukları olduğumuzu anlamamızla aslında rahatlayan ve bol bol susan bizler. Sadece birlikte çay içerek bile, anlatılacak herşeyi susarak aktaran bizler.

“Bir çay daha?”
diyorum, teşekkür ederek ayağa kalkıyor. Evet, çocuk arabada bekliyordur tabii.
“İyi geldi bu” diyor, “baştan sanmıştım ki..” diyerek duraksıyor, “yarın da gel” diyorum, “daha susacak çok şeyimiz vardır”.
Rahatlıyor ve küçük bir kahkaha atıyor.
“Yarın görüşürüz o zaman” deyip uzaklaşıyor.

2. gün

Akşamüstü tekneye geliyorum. Bütün gün, dünkü ihtiyar aklımdaydı. Çocuğa “amcayla bir şey konuşacağım” demişti. Ben ne zaman amca oldum. Daha dün siyah önlüğümün üzerine taktığım yakanın düğmesi kopmuştu da, anacığım dikmişti. Daha dün diyorum yahu, daha dün. Kara önlüklerle hayat bilgisi dersi alıyorduk, sınıfın mazotlanmış tahta zemininde koştururken, yan sınıftaki sarı saçlı kıza hayran hayran bakarken, okulun kantininde acaip yiyeceklere 25 kuruş verirken, ben ne zaman amca oldum? Amcayla bir şey konuşacağım demişti, bütün gün aklımdaydı ihtiyar, amcayla, yani benle neyi konuşacaktı, neden gelmişti. Hem ben ne zaman amca olmuştum. İhtiyar benle ne konuşacaktı ki. Kara önlüklerle nasıl bir “hayat”ın “bilgisi”ni öğrenebilirdik ki. Bazı önlükler saten parlaklığında kumaştan, bazıları mat bezdendi; bazı yakalar kolalı, kemik gibi iken, bazıları eğri büğrü bezdendi. Çeşitlilik bu kadardı işte. Bu giyimle karşılıyorduk hayatı. “Hayat” da bu izbeliğe “bilgisi”ni filan vermiyordu tabii. Ben amca olmuşum, hayatın kullanma kılavuzunu arıyorum halâ. Hep kara önlükler yüzünden, kafalarımızın içini kaplayan mat bezden kara önlüklerin karanlığında, bir yerlerde kaybettik kullanma kılavuzunu, ne konuşacaktı ki......amca... ben..... önlük.....

“Gene geldim” dedi bir ses, irkildim, “rahatsız ettim değil mi? Uyuyakalmışsınız açıkta, üşüyeceksiniz.”

“Ya,” dedim, “içim geçmiş biraz, buyrun buyrun, ne rahatsızlığı”.
Havuzluğa atladı, bir kenara çekingen ilişti, gözleri gene direkte, bumbada, yekede dolaşırken,
“dün için özür dilerim” dedi.
“Paldır küldür geldim, neden geldiğimi de iki kelimeyi bir araya getirip anlatamadım, tekrar özü..”,
sözünü kestim,
“ben içeride bir yüzümü yıkayayım, özürlük bir şey yok, ne özrü” deyip birkaç dakikalığına içeri girdim, yüzümü yıkarken “kara önlüklerden, hepsi kara önlüklerden, bizim özürlük bir suçumuz yok, kara önlüklerin özrü bunlar” diye mırıldanıyordum.