TÜRKMENİSTAN-TAYLAND

Gerginim. Gerim gerim uçağın koltuğunda oturuyorum. Stresin sebebi karşımdaki, yani ön koltuğun arkasındaki yazılar. “Oturgıçınızın kemerini ıldırın !” diyor bana yazının biri. Hem de sonunda ünlem işareti var. Kır kıçını otur, kemerini de ıldır yoksa ben ıldırmasını bilirim ! der gibi yazmışlar, ben gerilmeyeyim de kim gerilsin. Hiç o tarafa bakmayayım da streslerim acımasın diye (?!) başımı diğer tarafa çeviriyorum. Orda da “halas edis gursakça sizin oturgıçınızın aşagında! “ yazıyor. Hiyaaaaaaaaaaaaaaaa ! Ne işim var benim bu uçakta, acil çıkışı ne tarafta bu uçağın, diye kemeri çözüp kendimi kapıya doğru atıyorum, kapının üzerindeki yazı tokat gibi yüzümde şaklıyor: “Çıkalga” yazmışlar çıkış kapısının üzerine. Koridora oturup hüngür hüngür ağlamaya başlıyorum. Ne işim var benim bu uçakta allahım. Birkaç kişi kolumdan tutup yerime oturtuyor. Uçağın yanında Turkmenistan Howayollari yazıyor. Istanbul’dan Türkmenistan aktarmalı Bangkok’a gidiyorum. Halt yiyorum. Buyrun bir garip seyahatnameye, sefil çetokaptanın üç kuruşluk nefes alma tatiline:

Öncelikle savunmamı sunmak istiyorum: Yok yoooooook hiç öyle değilmiş gibi davranmayın, yok yooook ben biliyorummm, Bangkok filan deyince hemen imalı bakışlar, bir garip süzmeler, şüpheli göz kaçırmalar filan, yok yoook ben anlıyorum hemen öyle hiiiiç başınızı çevirip kıs kıs gülmelere filan başlamayın. Bak ahanda şuraya yazıyorum tertemiz gittim, tertemiz geldim, yeminle bakın. Askere gittiğimde de öyle olmuştu. Bahriyeli yapmıştım askerliği, hem de kısa dönem. Evime 100 metre uzakta acemiliği yapmıştım, Ankara’da da ustalık kısmını. Duyan herkes vay torpilli de torpilli. Yemin billah edip vallahi de tillahi de bir şey yok dediysem de inandıramamıştım kimseyi. Sonra koyverdim gitti. Yapmadığın bir şeyi insanlar sana inanmayıp, yapmışsındır diye kabul ediyorlarsa, yapacak bir şey yok. Ama bu Tayland mevzusunda valla hiç boşveremeyeceğim. Ülke erkeklerinin nerdeyse yüzde yüzü başka amaçlarla gidiyor diye Çeto kardeşiniz de mi öyle gidecek behey ağabeyler ablalar. Aşk olsun ya!

Uçağı kaçırmaya ramak kalmışken zar zor yetiştim pasaport kontrolüne. Fotoğraf makinemin yedek kalem pilleri xray cihazında nasıl gözüktüyse artık, polis çantayı açmamı istedi. Benim uçak kaçacak, ben pillerle bomba yapmayacağıma dair yeminler ediyorum.

Buz gibi bir mart havası. Mahalli giysiler içinde Türkmen teyzeler ülkelerine geri dönüyorlar. Uçağın yarısı Türkmenlerle doluysa diğer yarısı yurdumun abaza erkek nüfusuyla tıklım tıkış. 3 saat boyunca, aktarma yapacağımız Aşgabat’a kadar böyle gideceğiz. 3 saat git bekle 6 saat daha git, al sana Bangkok.

Aslında bunaldım be dostlar. İki yol gideyim belki açılırım, belki eski Çeto olurum diye düşünüyorum, yeminle. Nasıl bir meslek bu anlamıyorum. Bir tarih var bir de inşaat, o tarihe kadar yetişmesi gereken. Bir garip cenderede sıkışıp duruyorsunuz. O bitince oh diyemeyeceksiniz çünkü bir başkası çoktan başlamış olacak. Hele şu bitsin de eski tuzlu sulu hayatıma dönerim diye düşünüyorsunuz ama, ah işte ekmek parası. Birkaç inşaat daha, biraz daha, hadi az daha, aman birkaç maaş daha, derken olmuyor işte, olamıyor. İstimbot parasızlıktan durmuş. Borçlar azalsa da, daha bitmemiş.

Neyse, işe gireli bir seneyi geçmiş de senelik izin bile, hakkım olmuş. İnanılır gibi değil. Demek benim de hayatımda bir seneden fazla süren bir düzen olabiliyormuş. Mart 2006 itibarıyla bir senedir denizden uzağım, son zamanlarda hele dergiden uzağım, denizci dostlardan uzağım, internetten bile uzağım, deniz yanım çürümeye başlamış. O hep uzak durduğum kravat, takım elbise hayatına dalmışım……. Çıkamıyorum..
Daldığım hayallerden birkaç bağırış çağırışla uyanıyorum. Tüm yol boyu beni bir Türk olmaktan utandıran, insanlıktan uzak, aklı fikri Tayland’ta “götüreceklerinde” olan, onlarca çapkın bozuntusundan biri kavga çıkarmak üzere. Diğerleri de yanlarında getirip zıkkımlandıkları viskiden dut olmuş biçimde gevrek gevrek gülüyorlar. Giyimlerinden ve konuşmalarından Türkmenistanlı olduğu anlaşılan, hemen hepsi orta yaşın üzerindeki hanımlar ve beylerin olayın kahramanlarına bakışlarının altında ben eziliyorum, ben utanıyorum. Birkaç aklı selim insan durumu yatıştırsa da, utancım Aşgabat’a gidene dek sürüyor. Bana ne oluyorsa. Son zamanlarda ekranda gördüğüm ya da yolda giderken tanık olduğum her türlü rezillikte üzerime alınıp utanıyorum, sebebi benmişim gibi. Şarkıcılar, mankenler, çalgıcılar, sporcular, politikacılar ekrana çıkıp öyle davranışlar sergiliyorlar ki utanıyorum. Ben yapmışım gibi utanıyorum. Rating diye bir şeyin kurbanı olmuş tüm medya. Ne haber haber, ne spor spor, ne politika politika. Her yerde saatlerce, sayfalarca beş para etmez insanların hayatları sergilenmekte. Magazin diye bir şey çıkmış, adı batası. İsrail’in bir onbaşısı kaçırılmış, kurtarmak için dünyayı dağıtıyor İsrail. Filistinli seçilmişleri tutuklayacak, heryeri bombalayacak derecede çıldırmış İsrail. Dünyadaki şımarık çocukluğunun sonucu hiç kimse bir şey demiyor bu ülkeye. Şımarık çocukluk mu yoksa dünya parasının sahipliği mi bilmiyorum ki. Benim ülkemdeki en büyük mevkilerdeki insan “bir onbaşı için o kadar bakan tutuklanır mı” gibi bir mantıkla yaklaşıyor olaya. Başına çuval geçirilmiş askerlerimiz gözümün önüne geliyor. Hani bir Türk dünyaya bedeldi? Utanıyorum. Sevmediğim bir ülke, bir tek askeri için dünyayı yakıyor, bizim halimize bakın. Utanıyorum.

Neyse dellendik gene, Mart ayına dönelim, uçaktayız, Aşgabat’a iniyoruz. Havaalanı şehrin dışında, yaklaşık 3 saat aktarma için bekleyeceğiz. Aşgabat’da beklerken birkaç noktayı açıklığa kavuşturalım. “Naviga bir deniz kültürü dergisiyse senin Tayland yazının burada işi ne behey şaşkın Çeto” diyenleriniz var aranızda. Görmüyorum sanmayın. Bir saniye bir saniye açıklayabilirim. Tamam dergi deniz kültürü dergisi olabilir ama biraz bu tanımı genişletmeye hakkımız vardır herhalde. Nasıl mı? Nehirler! Evet nehirler konulu bir yazı olsa çok mu amaçtan sapmış oluruz? Yoo sonuçta su sudur, ha tuzlu ha tuzsuz, su sudur! (Biraz fazla mı zorladım ne. Bunun sonu nereye çıkar; en fazla 3 ay sonra dergideki köşemde damlatan muslukların ülke ekonomisine verdiği zararları anlatmaya gidebilir. Deli gömleğini giydirip zorla ambulansa götüren iki görevlinin arasından çığlıklarla kendimi ifade etmeye çalışabilirim: Su sudur ! Damlasa da, musluktan da aksa su sudur !!!!!, eheeee hebele çıkarın beni gömlekten eheeee….. !!!!!!   diye)

Şimdi efendim (henüz Aşgabat’dayız, Bangkok uçağı gelmedi sohbete devam edebiliriz) bu kış benim aklıma üç beş şehir düştü. Bangkok, Kahire, St Petersburg, Chicago ve birkaç şehir daha. Ortak özellikleri bu kentlerin, içlerinden koca koca nehirler geçmesi. Senelerdir denizdi, yelkendi, mevzuattı, rüzgardı diye diye içimiz bayıldı, azıcık da değişiklik olsun, içinden nehir geçen kentleri birkaç aylığına köşemize misafir edelim diye düşündüm. Bu yazıları da bir kitapçıkta toplasak fena mı olur diye de ardından mırıldandım, utanmadan. E senelik izin 15 gün, ben o kadar şehri bu kısa zamanda nasıl dolaşacağım derken, birkaç çözüm ışıldadı kafamda. İstifa ederim! Çözüme bakın???!! Bu ilk alternatifi gözardı ederek başka bir plan yaptım. İzni birkaç parçaya bölerek, en uygun zamanları akıllıca kullanarak, en az üç şehri bu 15 güne sığdırabilirsin oğlum Çeto. Kitabın adı da çok afilli olacak: “Üç nehir üç şehir” Breh breh. Ya da şöyle bir isim de olabilir “Sarıldım minik nehrimin şehir halatına, kapıldım gidiyorum bahtımın Türkmen Howayollarına” İçimden bir ses ilk ismin daha iyi olacağını söylüyor?!

9 gün Bangkok, 3 gün Kahire, 3 gün Petersburg. Kağıt üzerinde gezi formülünün en sade biçimi böyle görünüyor.

Bu Bangkok uçağı da nerde kaldı. Okuyucular sıkılmaya başladı. Türkmen yolcular gidince havaalanında ağırlıklı olarak biz Türkler ve birkaç milletten az sayıda turist bir arada kaldık. İçecek almak için bir küçük barımsı barcık ve ardında üç kişi var. Su da alsanız kahve de alsanız, bira da içseniz her şey 1 dolar. Duvarlarda Türkmenbaşı’nın özlü sözleri, pencereden görülen her yer gri, tuvaletlerde su yok, pislik içinde minik bir salonda yaklaşık 150 kişi. Uçaktaki yolcular birkaç tur şirketinin müşterilerinden oluşuyor. Tur şirketlerinin rehberleri müşterileriyle gruplar oluşturmuş neler yapacaklarını, nerelere gideceklerini, hangi malın nerede ucuz, hangi malın nerede bol olduğunu anlatıyorlar. Doğru tahmin ettiniz: Hangi bardaki hatunlar iyidir, hangi hatuna ne kadar para vermek mantıklıdır gibi gayet de turizme ve turiste yönelik, ekonomik ve kültürel açılımlar bunlar. Allahtan bizim turun rehberi yok. Rehber Bangkok’ta alanda karşılayacakmış bizi. Sorun değil. Pencereden birkaç fotoğraf çekeyim diyorum askerin biri gelip fırça atıyor, tırsıp bara gidiyorum. Havaalanını bir Türk firması yapmış, e meslek de inşaat olduğuna göre ben fotoğraf çekmeyim de kim çeksin buna hakkım var diye haykıracak oluyorum, yemiyor, onun yerine bara gidip bir kola alıp, derdimi kolanın gazına katık edip içime atıyorum. Gulps.. Askerden tırsma sesi değil bu, kola gazlı ya, hani o bakımdan,,ehih..gulps..pardon..

Tamam tamam, “neden bu cefayı çektin be Çeto aslanlar gibi THY ya da başka bir havayoluyla direkt gitsene yahu, ne uğraşıyorsun Aşgabat, aktarma filanla” diyeceksiniz, biliyorum. Kazın ayağı öyle değil. Hatta birkaç kaz sürüsünün ayağı öyle değil, zira paşa paşa biletimi alır kendim giderim dediğiniz zaman vereceğiniz bilet parasıyla dünyayı dolanır gelirsiniz de cebinizde gene para kalır. O kadar pahalılar. En uygun çözüm şu: Tur şirketleri konaklama, kahvaltı ve gidiş dönüş uçak parası dahil paket tur fiyatı veriyorlar ya, hah, işte onların verdikleri fiyatlar o kadar uygun ki, bunun dışında hiçbir şekilde kendi başınıza daha ucuza gitmeniz mümkün değil. Yazın biraz daha ucuzluyor uçak fiyatları ama yazın da Bangkok’a gitmek iklim açısından herhalde yapılabilecek en büyük hata. Bu aralar, yani  dergide bu yazıyı okuduğunuz sıralarda, sadece uçağa 500-600 euro verecekseniz, aynı paraya otel, kahvaltı, uçak, iki şehirde ayrı oteller, şehirler arası transferleri de halledersiniz,  cebinizde da hala para kalır. Benden söylemesi.

Nihayet uçağımız geldi, haydi kurtulalım şu Aşgabat’dan. 6 saat daha dişimizi sıkacağız sonra içinden nehir geçen bir şehre uyanacağız.

Uçak yolculuğu uzun ya ondan bu ayki yazı uçakta geçti, yoksa olayın benim çenemin düşüklüğüyle ilgisi yok. (Ben bile inanmadım ya neyse)

Ver elini Bangkok, küçük istimbot tayfası geliyor, savulun.
Önümüzdeki ay nehir, şehir ve ilk izlenimler.

Sevgiyle

Çetin Kent

ckent@navigamagazin.com