BANGKOK

Geçen sayıda anlattığımız uzun ve yorucu uçak yolculuğunun ardından, Tayland’ın başkenti Bangkok’a geldik. Vakit sabaha karşı. Giriş işlemleri bagaj filan derken, gözümden uyku akaraktan, bade süzerekten para bozdurmaya gidiyorum. Yüz dolara karşılık dört bin baht civarı bir para tutuşturuyorlar elime. Ulusal para birimi “baht”mış, parasız kalanların “baht”sız insanlar olması gibi uykulu abuk esprilerimi çekecek halim yok. Uykum var.

GÖRKEMLİ CHAO PHRAYA !
Uyandığımda öğle olmuş. Tabii sabah saat 10 da yapılacak tekne turunu kaçırmışım. Ne gam. Pencereden bir süre muhteşem Bangkok manzarasını seyredip, bir duş ve kendimi yollara vurmaca. Sokağa çıktığım an karar veriyorum; paket turların esas para tuzağı olan ekstra gezilere ve alt turlarına katılmak yok. İşimiz gücümüz belli işte, buraya kadar ne için gelmiştik? Nehir görmeye! Otelin yanından nehre doğru dimdik uzanan caddeyi koşar adım hevesle ve sabırsızlıkla inerek, bu görkemli nehrin yanına varıyorum. Karşımda Chao Phraya !

Koca nehir, bilge nehir, sevecen nehir, koruyan ve kollayan nehir, yaşam kaynağı. Bakmayın suyunun kirliliğine, mikrop yuvası görüntüsüne. Bunlar değil beni ilgilendiren. Asıl benim başımı döndüren, bir nehrin çevresindeki insanlara nasıl faydalı olabildiği, bir nehrin çevresindeki fakirlik, fukaralık içinde debelenen insanlara nasıl kucak açabildiği, bir nehrin gerek yük taşımacılığı gerek insan taşımacılığı konusunda işleri nasıl kolaylaştırdığı. Tüm bunlar ve daha bir sürü şeydir beni buraya çeken. Tayland’ın çalışkan ama fakir insanlarının babası gibi, onların arasında üzerine düşeni yapan, onlar gibi çalışıp didinen, çocuklarına elinden geldiğince yardımcı olmaya çalışan bir canlı görüntüsünde Chao Phraya benim için. Saygım sevgim bundandır. Çocukları ondan ne isterse vermeye hazır bu nehir, ileriki sayılarda anlatacağımız Kahire’deki kardeşi Nil’den bu anlamda biraz daha farklı. Nil mi çocuklarına bir şey vermek istemez, Kahire’liler mi Nil’den bir şey istemez ya da isteyecek kadar becerikli değiller bilemiyorum, ama tek gözlemlediğim, Nil öylece akar gider, Chao Phraya ise akarken çocuklarını kollar, doyurur, sarıp sarmalar.

Bir koca şehir düşünün, sefalet içinde insanlarıyla, araç trafiğinden solunamaz kirlilikte havasıyla, kalabalığıyla, keşmekeşiyle, bunaltıcı sıcaklıkta havasıyla, nemiyle; ve fakat gene aynı şehir sakinlerinin nasıl olduğunu anlamadığınız gülümsemesiyle, mutluluğuyla, sakinliğiyle. Tüm bunlar nasıl bir arada olur? Olur, şehrin içinden nehir geçiyorsa olur! Hele Chao Phraya geçiyorsa daha bir olur. Kimisi dinlerine, kimisi başka şeylere bağlasa da bu insanların böylesine hayata tutunmalarının sebebi, bana göre bu saygı duyulası, bu önünde diz çökülesi nehirdir.

İleride anlatacaklarımla, göreceğiniz fotoğraflarla bana daha çok hak vereceksiniz. Şimdi o günlere dönelim mi?

Ne diyorduk, otelden çıkıp koşa koşa nehir kenarına gelmiştik. Otelimiz Çin mahallesinde bir otel. Kıyıya gelene dek yol boyunca ilk göze çarpanlar, yok yanlış söyledik, ilk “buruna” çarpanlar, kokular! Bu ülkenin kendine has bir kokusu var. Yemeklerde kullandıkları yağlar bizim bildiğimiz türde değil. Hindistan cevizi yağı (?), soya, susam yağı, çeşitli baharatlar, bilumum börtü böcek ve deniz ürünü hepsi birden “yemek kavramını” oluşturduğundan ve dahi evlerden ziyade insanlar hep sokakta yemek yediklerinden, onun için de sokaklarda her adım başı yemek yapan insanlar olduğundan, üstelik de benim bitmek bilmez cümlemin sonuna hala gelemediğimden, durum içinden çıkılmaz bir hal alıp, ağır kokular harici bir temiz nefes almak zor bu şehirde. (Çok şükür bağladık cümleyi ama bir de bana sorun !)

Uzunca bir süre şaşkınlıkla suya bakıyorum. Hayalimde canlandırmıştım, gelmeden önce uydu fotoğraflarından kalacağım otele kadar her yeri incelemiştim ama karşımda büyük bir haşmetle akan bu sarı, kirli ve muhteşem su kütlesinin beni bu kadar büyüleyeceğini düşünmemiştim. Yalnızım, heyecanımı, sevincimi ve neler hissettiğimi anlatacak biri yok yanımda. Kendimle ve fotoğraf makinemle paylaşıyorum seni nehir! Neymişsin sen be Chao Phraya, Can Baba’nın dediği gibi, “aşk olsun sana” nehir “aşk olsun!”

İlk şaşkınlığı üzerimden attıktan sonra, elimdeki haritadan yardım alarak en yakın iskeleye doğru yürüyorum. Nehir Bangkok’un sadece içinden geçmekle kalmıyor, kanallarla, dar ya da geniş su yollarıyla örümcek ağı gibi sarıyor şehri. Nehirden uzak olduğunu düşündüğünüz iç semtlerdeki sokaklarda yürürken bile, minik minik köprülerin üzerinden geçiyorsunuz. Öylesine iç içe girmiş…Şehir ve nehir.

İskeleye geldik. İskele tam bir mühendislik harikası. Mühendislik harikası dediysem en son teknoloji anlamında değil, işlevsellik, kolaylık anlamında. Dört tane uzun demir kazık tarafından desteklenen saç bir platform düşünün. Bitti; ama püf noktası şurada; platform suyun yüksekliğine göre aşağı yukarı hareket edebiliyor. Bunu da hareketli mesnetlerle sağlamışlar. Pratik, kolay, ekonomik.

Ben iskeleyi incelerken bir hareket, bir karışıklık, düdükler çalıyor, bir harala gürele amanın darbe mi oldu diye düşünürken (ki ben döndükten bir süre sonra hakikaten askeri darbe oldu Tayland’ta, benim suçum olmadığını düşünüyorum, gene de kararsızım, ülkenin dengesini bozdum geldim herhalde, ki bir daha toparlayamadılar caanım memleketi) karışıklığın sebebi anlaşılıyor, tekne gelmiş! Nehir üzerinde çalışan birkaç tip taşıma aracı var. Bizim karadaki minibüslerin, otobüslerin, taksilerin muadili her tür tekne görülmekte. Her birine özel  bayrakları, farklı rotaları olan rengarenk, şirin, süratli tekneler bunlar. Kırmızı, turuncu, sarı bayraklı olmalarına göre rota ve uğranan iskeleler değişkenlik gösterebiliyor. Bunların yanaşmaları yolcu alıp indirmeleri de bir alem. Deminki kargaşanın sebebi de buymuş, ne bileyim. Bir kere bizim Türkiye’mizin yolcu indirip bindirme anlayışına ters bu işlem. Biz olsak nasıl yaparız? Minibüs sürekli korna çala çala, yoldan yavaş yavaş gelir, yol kenarında ayakta duran her insana selektör ve dit dit yapar, dit dit yapılan ilgilenmiyormuş gibi davranır, yüzünde “ben yolcu değilim aslanım, sen devam et” ifadesiyle bir an strese girer, minibüs bir dit dit daha yapar, kenardaki adam tacize uğramış haliyle, başka taraflara bakıyormuş gibi yüzünü çevirir, ardından son darbe gelir: Dit dit! Tüm günü rezil olur insanın, işyerine ya da okulunuza gittiğinizde kendinizi kirli hissedersiniz, gerilmişsinizdir, yol kenarında en saf yaya hislerinizle beklerken ditditlenmişsinizdir, dokunsalar patlayacak halde asabi bir ruh haline bürünüp, akşama kadar kendi kendinize mırıldanırsınız: Dit dit dit!

Buradaki tekneler öyle değil. Güçlü motoruyla hışım gibi iskeleye yaklaşan bir tekne düşünün. Ahanda duramadan pas geçti gitti tekne dediğiniz anda, arka taraftan bir genç çocuk atlıyor iskeleye, (Bizim muavin muadili herhalde) elinde kısa bir halat, ağzında düdük. Muavin (?!) halatı kazığa iki tur doluyor, o arada inen iniyor binen biniyor, ağzında da bir düdük, kaptana sürekli anlamadığım bir dilde düt düt düt bişeyler çalıyor, kaptan da bu çalınanlara göre ileri geri hamlelerde bulunup tekneyi iskelede tutuyor, sonra çocuk halatı boşlayıp, fırlayan tekneye zar zor atlayarak, yüreğimi ağzına getirip, diğer iskeleyi gözüne kestiriyor, sonra gene bir hengame yeni iskele, bir iskele daha, sonra gene. Hiyaaaaa, ben olanları büyülenmiş gibi izlerken haritanın dışına çıkmak üzere olduğumu fark edip, zar zor kendimi iskelenin birine atıyorum. Tekne ben daha ayağımı iskeleye koyar koymaz forrrr gidiyor. Sık sık nefes alıp, olanları anlamaya çalışıyorum, bu ne kardeşim, ben “ağır ağır tekneyle sağı solu seyredip giderken, manzaranın keyfini çıkarırım hayallerim”le baş başa kalakalmışım. Alışmadık bünyede tekne durmuyor demek ki. Şaka bir yana öyle hummalı bir koşuşturmaca var ki bu nehir üzerinde, huzur, atalet, kafa dinleme, tembellik, sükunet falan hakgetire. Manzara seyretmek için filan bu teknelere binip de hırpalanmanın alemi yok.

16 numaralı iskelede atmışız kendimizi. Çelikten koca bir köprünün ayağının dibindeyiz, Krung Thon köprüsüymüş. Elimdeki harita öyle sınırlı ki, ya da nehir öyle haşmetli ki bu iskeleden sonrası görünmüyor. Bangkok’taki ilk nehir günümü kutlamak, biraz da keyif yapmak için hemen iskelenin yanındaki açık restorana giriyorum. Anlamadığım bir dilde yazılmış, anlamadığım yemeklerden birini, kocaman gözleriyle başımda karar vermem için anlamlı anlamlı bekleyen, çok anlaşılır bir hanım kızımıza sipariş ediyorum. Sipariş ediyorum dedimse, parmağımı menüdeki rastgele bir yemeğin üzerine bastırıp, ne çıkarsa bahtıma usulü bir şey ısmarlayıp, bir de bira söylemeyi kastediyorum. Umuyorum ki,  Urfa usulü hamam böceği kebabı ya da İnegöl közlenmiş fare kuyruğu gibi bir şey gelmez.

Yemeğimi beklerken çevreyi inceliyorum. Devasa köprülerle örülmüş bir hayat daha var bu nehirde. Belki de seneye köprülerle ilgili bir yazı dizisi yaparız. Geçen sayıdaki “su sudur tuzlu olsa da olmasa da, musluktan da aksa “ mealindeki zorlamamız dergi yönetimince pek fark edilmedi ki bu ay da rahatça yazabiliyoruz….da köprüleri nasıl kitabına uyduracağız o biraz zor. Aman o zamana kadar kim öle kim kala, belki isyan çıkartır dergiyi bile ele geçiririz canına yandığım, yapmadığımız şey mi, Korsan İstimbot diye bir köşemiz bile vardı bir ara. Dergi yönetiminden habersiz kurtarılmış bölge halinde çimiyorduk sayfalar arasında. Abdulhamit başta o dönem, hiç unutmam o sene ayva boldu da , kış sert geçmiş idi. Hey gidi günler..

Soğuk biram geliyor, karşı kıyıda artık batan güneşin altında parıl parıl parlayan altın kuleleriyle Krallık Sarayı ve Wat Po tapınağının sağlığına bardağımı kaldırıp, bir yudum alıyorum. Yaşamak güzel be dostlar. Nehir kıyısında açık havada, trafikten uzak, binlerce kilometre uzaktaki sevdiklerim aklımda, huzurlu bir buz gibi yudum. O kadar yol geldim ama değdi yahu, şu buz gibi yudum herşeye değdi.

Sonunda yem…. eği……miz geldi……. de… Bu ne!.......  Allahım ben ne yaptım… Garson kız tabağı masaya koyup, büyük bir zevkle minik sos tabakçığını da yanına yerleştiriyor…da…. Bu ne! Anlatmakla olmaz, görmeniz gerek. Fotoğrafını gönderiyorum, ama derginin sağolsun bazen benim önemli dediğim fotoğraflarımı yayınlamama gibi bir alışkanlığı var. Kışın yazdığım son yazıda da ben fotoğrafın hikayesini uzuuun uzun anlatmışım da sayfaya fotoğraf basılmamış, rezil olmuştum. O yüzden göreceğinizden pek emin olmamakla birlikte yemeğin halini anlatmaya çalışayım: Kara kara bezleri düğüm yapmışlar! Yağda kızartmışlar! Yanına da mideniz bulanmasın diye marul orkide karışımı bir süs koymuşlar. Kız başımda, ilk lokmayı alıp çok güzelmiş dememi bekliyor sanırım, yüzünde memnun bir gülücük. Ah be kızım ben de üstüpü ya da toz bezi  kızartıp yemek yerine koyardım, bundan nasıl bir geri dönüş bekliyorsun ki ya? Aklımdan türlü düşünceler geçiyor, bunu paket yapın evde yerim desem mi? Nerde onu diyecek bende Thaice, kızda Türkilizce.

Birkaç kez yutkunup tabağa doğru ağır ağır elimi uzatıyorum. Sonra aniden bira bardağına uzanıp bir cesaret yudumu alıp tekrar tabağa eğiliyorum. Nefesim sıklaşmış, kız başımda, restoranın kapısı uzak, koşa koşa kaçsam iki ülke ilişkileri zora girecek, üzerimde büyük baskı var, derin derin nefes alıp olanları görmemek için gözlerimi başka yöne kaydırarak ilk ısırığı alıyorum. Çatırt diye bir ses çıkıyor, başımdaki kız kikirdiyor, ağzımda yanık bez kokusu, içimde pişmanlıklar, sosa batırsam daha mı iyiydi tereddütleri, kusmasam bari kaygıları. Kız kwon cha hari who anlamına gelen (?!?) bir şeyler diyerek, beni kenara nazikçe itip, tabağa doğru davranıyor. Benim bez sandığım, sonradan susam yaprakları olduğuna dair şüphelendiğim kara kabukları açıp açıp, içindeki tavuk parçalarını çıkartıyor. Kwoi shan wheri ho gibilerinden bana hayat boyu düstur olacak çok anlamlı bir veda cümlesi (!) söyleyip mutfağa doğru gidiyor. Karşımda Chao Phraya, önümde nar gibi kızarmış tavuk parçaları, onların yanında içinde kızardıkları bez olmayan yapraklar, bir küçük tabak acılı sos, bakışıyoruz. Ağzımda, ilk ısırıktan kalan kavrulmuş yapraklar sarkıyor. Bangkoktayım, hayat güzel, yaşamak güzel, yüzüm şen, hatıram şen, meclisim şen, mevkiim gülşen. Ne güzel şarkıdır. Neyse, önümüzdeki ay görüşmek üzere dostlar, yüzünüzden tebessüm eksik olmasın inşallahhhh.

Sizin Çeto’nuz

ckent@navigamagazin.com