![]() |
|
YEME İÇME ÜZERİNE Geçen sayıda, bir nehir kenarı restoranından sizlere veda etmiştik, bu sayıda kaldığımız yerden devam edelim. Otele geri dönmek üzere, hesabı ödeyip kalktım. Bu ülkede yeme, içme, giyim, ulaşım çok çok ucuz. Tekneden tutun, taksiyle bir yerden bir yere gitmeye kadar her türlü ulaşım şekli inanılmaz derecede hesaplı. Bizi geri götürecek tekneyi iskelede beklerken biraz da başka şeylerden konuşalım. İlk yazıda şaka yollu değinmiştik gerçi de, konuyla ilgili birkaç kelam daha etmenin vakti geldi. Tayland büyülü atmosferi, ihtişamlı mabetleri, gülen insanları, inanılmaz doğasının yanında ne yazık ki ve ne üzücü ki turistleri başka bir özelliğiyle de çekiyor. Bu ülkede fuhuş çok yaygın. Acı olansa, bu kirli ticarete devletin göz yumması hatta teşviğiyle de, bunun yaygın ve alenen icra ediliyor olması. Fuhuşun her türlüsü, hatta dünyanın diğer ülkelerinde çok kesin sınırlarla yasaklanmış olan her türlü sapkınlık, acıdır ki burada rahatça yapılmakta. Bu yüzden de ilk yazıda anlattığım, uçakta rastladığımız ve aynı milliyetten olmaktan utandığımız “insan” tipi, bu ülkeye akın akın gelmekte. Amerikalısı, Avrupalısı, yetmişiki milletten özellikle yaşı elliyi altmışı geçmiş koca koca “dedeler”, çocuk yaştaki Taylandlılarla el ele dizdize sokaklarda dolaşmakta. Bu ülkede gezerken, ne kadar doğal güzelliklerine, tarihine, sanatına yoğunlaşsanız da fakirlik ve bunun getirdiği her türlü bozucu etki bir yerlerde gözünüze takılıyor, içiniz burkuluyor. Normal insanların gece gündüz çalışarak hayatını zar zor devam ettirmeye çalıştığı bu ülkede, bir çok insan da kazanç kapısı olarak bu kötü yolu kullanıyor. Bangkok’ta neredeyse 10-15 kişiden biri aids ya da diğer hastalıkları taşımaktaymış. İki sayıdır keyifli keyifli anlatıyoruz da, sokaklarda dolaşırken işin bu yanı hep içinizde, mutsuzluk, rahatsızlık ve acıma hisleri karışımı bir ur halinde sizle birlikte geziyor. Bangkok’ta, Pattaya’da ya da Phuket’de, adını koyamadığınız bir hüzünle dolaşıyorsunuz. Neyse dostlar, bu tatsız konudan sıyrılalım, teknemiz geldi, Çin mahallesine yakın bir iskeleye varıncaya kadar, nehri ve kenarında yer alan binaları seyredelim. Fotoğraflarda göreceğiniz üzere nehir kenarındaki ultra modern apartmanlar, oteller, devlet dairelerinin yanında, bunlarla dipdibe, kazıklar üzerinde barakalar, izbe ticarethaneler ya da dini yapılar da yer almakta. Şurası zengin mahallesi, şurası fakir semti diye bir ayrım yok. Bir koca modern bina, yanında, kazıklar üzerinde tenekeden bir baraka. Öbür yanda küçük bir tapınak, sonra gene bir fakirhane, sonra gene bir lüks yapı. Bu kazık üzeri evlerde yaşayan fakir halk yıkanmak için de, tuvalet için de hemen altlarında akan nehri kullanıyorlar. Otelde musluktan akan suyu diş fırçalamakta bile kullanmamanız gerekiyor. Gerçi ilginçtir Tayland’da o kadar gün kaldım, kesin ya yemekten ya sudan hastalanıp dönerim diye evhamlandım durdum bir şey olmadı da, iki gün kaldığım Mısır’dan, hem de beş yıldızlı bir Kahire otelinden (hani müslüman ya, hani yediğimiz içtiğimiz, inancımız, temizliğimiz aynı olması gereken kardeş ülke ya) dizanteri oldum da geldim. Neyse ileriki sayılarda orayı da anlatırız. Hava kararırken otele vardım. Hiç bilmediğim bir ülkede ilk gün için hiç de fena değildi. Güzel bir yemek, bol nehir üstü tekne yolculuğu, bol bol fotoğrafla geçen güzel bir gün. Çok büyük ve karışık bir şehir olduğundan minik sarı civciv GPS imi getirmediğime üzüldüm. Satılan bir mağaza görürsem yenisini alırım belki, bir de video kamera bulabilirsem alayım, bir daha ne zaman o kadar yolu gelebilirim, bu güzel şehri görebilirim bilmem. Hiç değilse elimde videoları ve fotoğraflarıyla güzel bir Bangkok seti olsun. Resepsiyondan anahtarımı alıp odama gidecekken, asansörden çıkan, aynı kafilede olduğumuzu bildiğim, Güldem ablamızla karşılaştım. Merhabalaştık, turlar nasıl gidiyor, hangi turlara katıldın diye sormaz mı? Utana sıkıla uyuya kaldığımı, ekstra turları kaçırdığımı ama hiç de pişman olmadığımı, aksine kendi başıma gezmenin çok daha zevkli olduğunu anlattım. Güldü. Meğer bu üçüncü gelişiymiş, o da benim gibi paket turların ulaşım avantajını kullanır, buraya geldikten sonra kendince gezermiş, alışveriş yaparmış. Daha önceki gelişlerinin de tecrübesiyle ayaküstü bir çok güzel yer tarif etti. Akşam yemeği için dışarı çıkıyormuş, meşhur Sea Food restoranına gidecekmiş. Ben de hemen herkesten duyduğum bu restorana gitmek için zaten can atıyordum, canıma minnet, atladık bir taksiye ver elini gene yemek (?!?) Bangkokta daha ilk günüm, üç sayıdır daha ilk günden çıkamadım, tamam yazıların konusu nehir ağırlıklı olacaktı da, bu kadar yeme içme kısmı ağırlık kazanınca acı gerçeği anlayacağınızdan korkuyorum. İtiraf ediyorum dostlar, bu yazıları kendim yazmıyorum, ben söylüyorum biri benim yerime klavyeden bilgisayara aktarıyor. Bu göbekle klavyeye uzanmak fiziken mümkün değil. Rüzgar Babam Haldun Sevel de ne zaman beni görse Çeto’cum utan utan diyor, bu yaşta bu halde olmamalısın diyor, geçip karşımda bir çırpıda bin mekik çekiyor. Gördün mü bak diyor, sonra gene utan utan diyor, ben utanıp bir kola açıp ister misin abi diyorum, içmiyor, hamburgerimle birlikte mecburen kolayı ben içmek zorunda kalıyorum. Karnım doyunca utanç mutanç kalmıyor. Haykırmak istiyorum benim kilo sırunum yok diye, çünkü ben sorun etmem böyle şeyleri, kilo sorunum da yok o yüzden, insanlar ne kadar anlayışsız. Güldem ablam önceki gezilerden deneyimli tabi, taksiciye meşhur restoranın kartını veriyor. İlginçtir burada İngilizce pek konuşulmuyor, konuşulsa da anlaşılmıyor, taksicilerle, oteldekilerle filan anlaşmak kolay değil. Thai dili bildiğimiz dillerden çok farklı bir ses sistemine sahip. Aynı kelimenin alçak ya da yüksek sesle söylenişi bile farklı anlama geliyormuş, bu da yabancı dilde konuşan bir Taylandlının konuşmasına etki edip, anlaşılmasını zorlaştırıyormuş. Ya da benim rezalet İngilizcemi yüzüme vurmak istemeyen nazik biri, bunu bana söyledi emin değilim. (?!) Sea Food restorana sağ salim geldik. Deniz ve nehir konularından uzaklaşmış değiliz dostlar sonra gene dergi yönetimine beni şikayet eden mailler atmayın, ağrıma gidiyor. Adı üstünde Sea Food restoran, ben daha ne yapayım? “Kwai Phorwarat Antep Kebap Salonu”nu anlatsam haklısınız diyeceğim de, denizse deniz işte. Şaka bir yana uzun süre dergiye yazmayınca, ara soğuyunca, herhalde dergiyi yeni almaya başlayan dostlarımızdan haklı olarak “bu adam da kim, bu ne biçim üslup” diye serzenişte bulunanlar olmuş. Kabul derginin bir ciddiyeti bir ağırlığı vardır, ne bileyim belki de olması gereken de budur, ama elinizi vicdanınıza koyun da söyleyin be dostlar, şimdi Chao Phraya nehrinin size ansiklopedik bilgilerini mi vereyim, ülke nüfusunun detaylarını ya da coğrafi özelliklerini mi anlatayım? Ya da çok bilmiş bir edayla, Pravda gazetesi soğukluğunda gezi yazıları mı yazayım? Yelkeni açarsınız yola çıkarsınız, bir saat sonra 6 mil uzaklığa varıp yelkeni kapatırsınız, demir atarsınız. Bitti. Bu sadece bir cümle uzaklığıdır. Aynı mesafede ve zamanda ben yelkeni açarım, açana kadar aklıma neler gelir, anlatırım, yolda giderken aklımdan neler geçer anlatırım, tekneyle konuşurum, dümen palamın ilk değdiği su molekülüne üç bin yıl önce bir Akha gemisinin ahşabı değmiştir oraya atlarım, onlarla hayaller kurarım anlatırım, komik bir kuş konar direğin tepesine beni güldürür, ama siz komik bulmazsınız olsun ben gene de anlatırım, kimi okuyucuyu Akhalılarla yakalarım, kimi okuyucuyu şaklaban kuşun anlattıklarına gülecek aynı mizah anlayışıyla yakalarım, kimi okuyucuyu da binlerce kilometre uzaklıkta yediğim yemeğin merak uyandırıcı egzotikliğiyle yakalarım. Benim yolum da 6 mildir, benim yolum da bir saat sürer, ben de bir saat sonra aynı yere demir atarım. Yolu ve yoldakileri anlatmam aylar sürebilir. Okuyucu dostlarımı hiçbiryerden yakalayamazsam, zaten kimse bana bu güzel, maliyetli ve pahalı lüks dergide sayfa emanet etmez, ne zorunlulukları var. Renktir sonuçta. Yüzlerce yıldır elma resmi yapar ressamlar, elmanın artık yapacak resmi kalmadı diye elma çizmekten vazgeçerler mi? Ben de kendi elmamı çiziyorum be dostlar, kullandığım renkleri beğenmeyebilirsiniz, doğaldır, orda burda ya da başka yerde ben elma çizmeye devam edeceğim, kendi renklerimi kullanarak. Bir bakın, beğenmezseniz sayfa çevirmek, başka renklerdeki elmalara ulaşmak kolay. Kimi sünger gibi sever, kimi sert, kimi kokulu, kimi yeşil, kimi de kırmızı. Bu “Küçük İstimbot” manavındaki elmalar da böyle. Nasıl konuşuluyorsa öyle yazılıyor, ne hissediliyorsa o aktarılıyor, süs püs, maske, hava, endam, hakaret, övünme, öğretmenlik, dikte etme, saldırma, kavga, dilbilgisi kaygısı, “aman rezil olmıyım” stresleri yok bu manavda. Hayat kavgasına, ekmek kavgasına yenik düşülür, denizden, hobilerden, okuyucu dostlardan uzak kalınır, ilk su üstüne çıkıp nefes alışta paylaşacak birşeyler varsa paylaşılır, sonra dibe dalınır gene kaybolunur, ne yapalım, hayat böyle. Taksici bağırıp çağırıyor, restoranın önüne gelmişiz ben daha inmiyorum taksiden, Güldem abla haydi diyor, ben bir dakika birşey anlatıyorum dergi okuyucusuna diyorum, üstteki paragrafa takılmışım, bir karışık iş. Aklım karışmış halde iniyorum taksiden ki ne göreyim???? Ben bir esnaf lokantası ya da salaş deniz kenarı meyhanesi gibi bir şey beklerken karşımda acaip bir işletme çıkıyor. Abartmıyorum aynı anda herhalde ikibinden fazla insan yemek yiyor, ağzım açık bakakalıyorum. Bu nasıl bir yerdir? Bildiğim herşey birbirine karışıyor. Daha bir ay önceki dergide bir yemek tabağı göstermişken herhalde bu ay da başka bir yemek tabağı göstereceğiz diye düşünüyorum. Tabii o zamanlar yazıyı yazmadığım için, dergi de çıkmadığı için garip bir bilim kurgu durumu söz konusu. Güldem ablam sağolsun hadi be evladım ohoooo diye kolumdan çekiştirip “deniz restoranı marketine” (??!!) beni sürüklüyor. Market demem hata değil, aslında burası gördüğüm en acaip “balık pişiricisi”. Her yerde market arabaları var. Metrelerce uzanan satış tezgahlarından envai çeşit deniz ürününü market arabanıza atıyorsunuz, salatalık malzeme tezgahlarından salatalık malzemeleri, dünyanın her yerinden gelmiş içki şişelerinin bulunduğu onlarce metre uzunluktaki tezgahlardan istediğinizi, seçip seçip yüklüyorsunuz. Dev yengeçler, istakozlar, dev karidesler, balıklar, evet evet, cennetteyim. Koca bir market arabasını doldurup masamıza geçiyoruz, gelen garsona nasıl pişirileceğini anlatıp yolluyoruz. Güldem ablam çok alem, farklı renklerde bir sürü kolesterol hapını masaya yayıp, hepsini hap gibi yutuyor (??!), yemeğe hazırlık yapıyormuş! Ben ona gülerken gözüm restoranın sloganına takılıyor. If it swims we have it ! Sınırlı İngilizcemle anladığım kadarıyla, denizde yüzerken bu restorancı tayfası sizi yakalarsa, sizi bile satarlar kilo hesabı müşteriye de gıkınız çıkmaz gibi bir anlam çıkarıyorum. Gulps… denizden babam çıksa lafımız sadece bize özgü değilmiş. Sonunda yemeklerimiz geliyor, fotoğrafı bir komploya kurban gitmezse bu sayfada yayınlanır herhalde. Bu memlekette yiyecek ölçülendirme anlayışınız biraz değişiyor, hani ne bileyim, Türkiyemizdeki “avucum kadar yengeç, parmağım kadar karides” filan gibi ölçülerimiz bu okyanus ürünlerinde pek bir işe yaramıyor. Onun yerine “ahanda kafam kadar, na böle bacağım kadar” gibi metrik olmayan “ankıro sakson” ölçüleri devreye giriyor. Bu pound inç sistemlerine oldum bittim yabancıyımdır, artık ben de ellemiyorum öyle ölçsünler, uğraşamayacağım. Yemek sonrası mutlu mesut otele dönmek üzere taksiye binerken, ilk güne bak diyorum, Bangkok’taki ilk günüme bak, hayat güzel, istakoz şahane, yengeç kıskaçlı, karides bahane. Yaşamak güzel, her şeye rağmen. Sizin Çeto’nuz.
|