![]() |
|
ÖNSÖZ Chatuchak Pazarı Sevgili Güldem ablamızın tavsiyeleri doğrultusunda şimdiye dek hiç duymadığım, ne Tayland’a gidenlerin bahsettiği ne de önceden bilgi alabildiğim bir pazarı görme şansına eriştim. Sadece haftasonları kurulan bu pazarın adı Chatuchak pazarı. Ben de baştan hanımların rağbet ettiği incik boncuk panayırı bir yerdir diye düşünüp gönülsüzce gitmiştim ama bir de ne göreyim dostlar!! Burası inanılmaz el sanatı ürünlerinin satıldığı bir açıkhava sanat galerisi. Kocaman bir pazar yeri düşünün; el emeği göz nuru oyma eserler, envai çeşit ahşap ya da fildişi figürler. Yapımı aylar sürecek, her türlü ayrıntının düşünüldüğü, hakikaten dokunmaya ya da bakmaya kıyamayacağınız, tek tek günlerce vakit harcanarak oyulmuş minik hayvanlar, koca ormanların her türlü detayıyla yer aldığı panolar, ağaç içine oyulmuş Buda figürleri. Bizim teknelerde pek revaçta olan teak ağacı burada kocaman bir sanat sektörüne dönüşmüş. “Sanat sektörü” lafını bilerek kullandım. Öyle çok eser öyle çok “mal” var ki, bir yerden sonra bu teak oymacılığının çok sayıda insanın geçim kaynağı olduğunu tahmin edebiliyorsunuz. Onlarca dükkanda satılan bu kadar fazla emek ve deha gerektiren tüm bu eserler, nerdeyse su parasına satılıyor. İnsanın inanası gelmiyor, bu kadar büyük şaheserlerin üç otuz paraya satılabileceğine. Güldem ablam Nişantaşındaki restoranı için bir sürü dekoratif malzeme aldı, ben de ağzım açık ortalarda bol bol fotoğraf çektim. Büyük boyutlu sehpaları, oymaları ya da dolapları satın alanlar nasıl taşıyorlar ki bunları diye düşünürken, çözümü görüverdim. Onlarca satıcı dükkan varsa bir o kadar da bunları deniz aşırı ülkelere gönderen dükkanlardan oluşan, bir çeşit kargo sektörü de oluşmuş bu pazarda. Kendi adınıza, gene kendiniz ülkenize mal gönderebiliyorsunuz. Uçakta uğraşmaktansa bu yol iyi bir çözüm. Bu pazardaki eserlerin çoğunluğunda şöyle bir tarz var: Sanatçılar öyle bir gösteri biçimi belirlemiş ki, ağacın hem ham halini hem işlenmiş halini aynı anda görebiliyorsunuz. Fotoğraflarda da göreceğiniz üzere, oyulan ağacın alt kısmına ya da çevresine dokunulmadan, onu bir çerçeve ya da platform gibi kullanarak, içini dantel gibi işlemişler. Ağaç gövdesinin içinde Buda deseni, ya da ham bir ağacın içinden çıkan filler, maymunlar, en ince detayıyla ağaçlar, geyikler ve koca bir dünya. Pazar çok geniş bir alana yayılıyor. Bu yüzden yorulursanız ya da daha hızlı dolaşmak isterseniz sürekli servis veren elektrikli minik arabalar, sizi ücretsiz taşıyorlar. Çok derginin konseptiyle alakalı değil belki ama bu pazardan bahsetmeden geçmem mümkün değildi dostlar. Gidip görülmesi gereken bir yer bence ve hiçbir turizm şirketi burayı ekstra turlar içine almamış, pek bilinen bir yer değil. Ha derseniz ki dergi su kültürü dergisi bu pazardan bize ne, ben de pazarda çok su içtim sıcak hava hararet yaptı deyiveririm ona göre. Bir de eserlerde kullanılan teak ağacından yakalıyoruz tekne olayını. Sıyrıldın gene aradan oğlum Çeto, alemsin. İç kanallardaki minibüs tekneleri (?!) Geçen sayılarda Chao Phraya nehri üzerinde taşımacılık yapan teknelerden birini anlatmıştık. Bu sefer daha farklı bir tekne gezisi yapacağız, daha içlere, nehirden şehrin içine giren kanallardan birinde, nehirdekilere göre küçük başka tip bir tekneyle, birkaç durak gideceğiz. Tam anlamıyla minibüs seferi. O gün, geçen sayıda bahsettiğim video kamera alsam mı kararını hayata geçirmek üzere, bu tip elektronik malların satıldığı bir alışveriş merkezine yollandık. Pantip Plaza. İlk akla gelen çok ucuz elektronik eşya vs gibi bir durum pek yok. Daha çok Singapur ve Malezya’da o tür ucuzluk varmış, Bangkok’ta ise bizim İstanbul’daki Doğubank fiyatlarıyla neredeyse birebir aynı fiyatlar var. Güldem abla oğluna bir bilgisayar, bende malum kamera peşindeyim. Neyse aldık birşeyler uzatmayalım, çıktık plazadan dışarı. Elimdeki haritaya göre plazanın tam arkasından bir su yolu geçiyor, su hattı üzerinde de küçük kayık resimleri var. Bu çok şık ve modern bölgenin ortasından, elimde harita olmasa, bir su kanalının geçtiğini söyleseler inanmam. Haritaya da pek güvenmemekle birlikte, “birkaç yüz metre öteden tekneyle gideceğiz abla gel” dediğimde, Güldem abla da inanmadı. Bingo! Sahiden de gizli saklı bir minik su yolu kirli pasaklı haliyle bize göz kırpıyor. Minik iskeleye inmemizle bir teknenin yanaşması bir oluyor, kendimizi içeri atıyoruz. Gelelim tekne ve kanala. Bu kanalın eni en fazla 10-12 metre. O yüzden de iki tekne yanyana geçtiğinde neredeyse birbirlerini devirecek kadar dalgaya maruz kalıyorlar. Üstelik öyle hızlı gidiyorlar ki, en küçük bir dalgacıktan tüm yolcuların ıslanması işten bile değil. Teknenin her iki yanına bu yüzden brandadan perde koymuşlar. Yolda giderken çevrenizi pek göremiyorsunuz. Lazım olduğunda küçük makaralara bağlı bu perdeyi aşağı yukarı kaldırmanız mümkün. Eğer fotoğraf yayınlanırsa bu garip ortamı göreceksiniz. Önde kaptan şoför, çılgın hızla giden bir tekne, içeride perdelerin arasında sakince oturan yolcular. Diyeceksiniz ki minibüs deyince muavin de lazım. O da var merak etmeyin. Başında bir yarım miğfer, perdenin dışından akrobatik hareketlerle ücretleri toplayan genç bir muavin. 10 dakika bile sürmeyen bu ilginç deneyimden sonra iniyoruz. Bu arada elimi perdenin dışına çıkarıp rastgele fotoğraflar çekmiştim. Bu, damla halinde kolunuza sıçrasa, mikrop kapar mıyım diye tereddüt edeceğiniz kanal suyunda yüzen çocuklar da, şaşılacak bir not olarak defterimizdeki yerini alıyor. Kanalın iki yanı ağaçlarla, barakalarla ya da lüks yapılarla çevrilmiş, yani geçtiğimiz ay anlattığımız ilginç mozaik burada da yer almakta. Deli dolu giden “minibüsteknemiz”den son durakta indik. Kamerayla birşeyler çekmek için sabırsızlanıyorum. Otele dönmek üzere bir tuktuk mu yoksa taksi mi tutsak acaba diye biz orada aranırken, burada da tuktuk da nesi diyen okuyucuların seslerini duyar gibi oluyorum. Seyahatimiz tam bir bilim kurgu haline döndü. Aylar sonrasının sesleri aylar öncesinden Bangkok sokaklarında kulağımızda çınlıyor. Ya yemeklerden ya da yorgunluktan bir garip olmuşuz. Efendim tuktuk bildiğimiz triportör. Üç tekerlekli, motosiklet benzeri, ülkemizde de zaman zaman gördüğümüz bir araç. Fakat Tayland’daki bu araçların, yani tuktukların hemen hepsi gözalıcı renklerde boyanmış, çok dikkat çekici, süslü püslü şirin şeyler. Çok ucuz filan diye düşünmeyin, taksimetresi açık bir taksiyle gittiğiniz aynı yere, tuktukla öyle bir katakulliyle gidersiniz ki, daha ne olduğunu anlamadan taksinin birkaç katı parayı verebilirsiniz. Binmeden önce sıkı pazarlık şart. Aslında Bangkok’taki hava kirliliğinden dolayı, uzun mesafelerde bu her yanı açık araçlarla gitmek solunum sisteminizi berbat edebilir. Biz gene taksiden şaşmayalım. Restoran tekneyle nehir üzerinde gece yemeği Gene bilge nehir Chao Phraya’ya dönelim. Otele döndükten sonra resepsiyondan ayarladığımız “teknede akşam yemeği turu” için hazırlandık. Belli bir saat veriyorlar ve o saatte bir araç sizi almaya geliyor, o akşam için kaç kişi yer ayırttıysa otellerden hepsini alıp yüzer restoranların kalktığı, River City ismindeki iskeleye götürüyor. Söz verdiğim için yemek filan anlatmayacağım, rahat olun, paniğe gerek yok. Nehir üzerinde, içinde canlı müziğin yapıldığı dev restoran gemilerden birine biniyorsunuz. Nehrin gece hali de en az gündüzü kadar etkileyici. Işıl ışıl neonlarla süslü bu gemiler sizi yemek boyunca ağır ağır dolaştırırken, çevredeki sefalet kayboluyor, ortaya sadece elektrikle boyanmış aldatıcı bir Bangkok profili çıkıyor. İnanılır gibi değil ama gece mece dinlemeyen taşımacılar, nehir üzeri trafiğin keşmekeşi arasında, işlerini görmeye devam ediyorlar. Boyuna posuna bakıp da “mavna” denilemeyecek boyutta minicik bir tekne, ardına bağlanmış, uzunluğu belki yüz metreyi bulan bir tren gibi, “vagonları”nı çekiyor. İnşaat malzemelerinden kütüğe, yiyecek içecek tanklarından kömüre kadar bir çok çeşit malzemeyle dolu bu “yüzen trenler” o karanlık ve trafik içinde şaşmaz bir düzenle yollarını buluyorlar. Öyle aydınlatılmış, rahatça görülen araçlar da değil bunlar. Karanlığın içinde birden yanınızda beliriyorlar ve acaip uzunlukta bir hat oluşturuyorlar ki, insan şaşırmaktan kendini alamıyor. Milyonlarca turisti ve milyonlarca vatandaşını sürekli besleyen bir sistem. Bu sistemde de Chao Phraya nehri en büyük görevi başarıyor. Saygınız her gün artıyor bu sarı, büyük, bulanık, haşmetli nehire. Yüzen pazar Buraya kadar gelmişken gitmek istediğim ama bir türlü fırsat bulamadığım bir pazaryeri daha var. Yok yok bu seferki gerçekten de nehirle alakalı bir pazar. Damnoen saduak adı verilen bu yerdeki pazar, sıkı durun, “yüzen bir pazar”. Kaldığımız yere yüz kilometreden fazla bir uzaklıkta yer alıyor ve sabah çok erken başlayıp gene kısa süre sonra bitiyor. Yani bu pazarı yakalamak için ya araç kiralayıp çok çok erken yola çıkacaksınız ya da bir gece önceden oraya gidip sabah orada uyanacaksınız. Söylenenlere göre çok renkli, mutlaka görülmesi gereken bir pazarmış. Taylandlı köylü hanımlar kendi kullandıkları kanolar üzerinde, gene kendilerinin yetiştirdiği meyve sebzeyi satarlarmış. Belli bir saatten sonra da turistik eşya satışına dönen bu pazara o yüzden erkenden gitmek ve gerçek amacına göre satışlar yapılırken yakalamak lazımmış. Nasip olmadı gidemedik, bir dahaki sefere artık. Damnoen saduaktaki yüzen pazarı göremedim ama, tek başıma uzun kuyruklu kaptanlı bir tekne kiralayıp, kanallarda 45 dakika dolaşma şansına eriştim ve bu sırada mini bir yüzen pazar tecrübesi geçirdim. Teknenin yanına gelen birkaç kanodan turistik eşya satmak için uğraşan Taylandlı teyzelere fiyatlarının pahalı olduğunu, Chatuchak pazarında bunun üçte birine mal satıldığını söylediğimde beni kanala atacaklardı, zor kurtuldum. Tamam Chatuchak pazarı ucuz olabilir, şehirde aynı paraya aynı mal olmayabilir de, ah be teyzem senin de dükkan kiran ya da yazar kasan yok ya ne kızıyosun ki. Önümüzdeki sayıda “uzun kuyruk” denen değişik ve çok ilginç tekneleri ve bunlarla yaptığım kısa yolculuğu anlatacağım. Şaka maka ne kadar çeşit tekne varsa, nerdeyse hepsine binmişiz. Ha bir de yanlışlığa mahal vermemek için şunu belirteyim: Yukarıda şöyle yazmışım, “…uzun kuyruklu kaptanlı bir tekne kiralayıp…” bu cümlede kuyruğu uzun olan teknedir, kaptan değil, her türlü yanlış anlamaya karşın şimdiden “Sınırlı sorumlu Bangkok’lu kaptancılar ve tekne sahipçileri kooperatifi” ve ilgili meslek odalarından özürler dileyerek, önümüzdeki sayıya kadar ortadan kaybolayım, sağlıcakla kalın dostlar!
|