UZUN KUYRUKLAR

Geçen sayıda söz verdiğim üzere bu ay Uzun Kuyruklardan bahsedeceğim. Bangkok’ta, nehir üzerinde ve kanallarda gezen bir tekne tipi bu, Uzun Kuyruk. Yalan olmasın, önümüzdeki sayılarda bahsedeceğimiz Pattaya’da da bu teknelerden gördük. Pattaya okyanus kıyısında bir şehir, dolayısıyla bu uzun kuyruklu dostlarımız sadece nehirde değil okyanusta da hizmet veriyorlar.Tekneyi tarif etmek gerekirse,oldukça zor olacak gerçi, çünkü bildiğimiz hiçbir şeye benzemiyor keratalar. Bizim saltanat kayıkları gibi, onlardan daha küçük, onlar gibi enine göre çok uzun boyları olan, narin görünümlü tekneler. Uzun Kuyruk adı ise acaip motorlarından geliyor. Tekneler hemen söyleyeyim “dıştan takma” motora sahip. Sıkı durun dıştan takılan motor bizim bildiğimiz motorlardan değil, resmen kamyon motoru. Pervane de teknenin hemen arkasından suya iniyor…. diyemeyeceğim. Belki teknenin 3-4 metre ardından suya giriyor pervaneler. Farkındayım tarifi ağzıma yüzüme bulaştırdım dostlar. Ama günahımı almayın, ne eksik ne de fazla söyledim, inanmazsanız fotoğraflara bakın. Rengarenk, özenle süslenmiş, püslenmiş, boyanmış bu tekneleri ve resmen “kuyruklu” motorlarını gözlerinizle görün.

Manevralarda pervaneyi sudan çıkarıyorlar, sanırım bunlar hava soğutmalı, ya da kapalı devre soğutma sistemi var, çünkü yeri geldikçe oldukça uzun sürelerde sudan çıkarıp öyle çalıştırıyorlar motoru. Motor aslında bir adam boyu, heyyula gibi bir şey, dolayısıyla sudan kolayca kaldırmak için, teknenin içine doğru uzanan en az kuyruğu kadar uzun “tutma kolları” da var. O kadar kaba saba motorlara rağmen kıvrak ve de estetik (ne bileyim belki de benim zevkim ya da zevksizliğim), pek şirin tekneler bunlar. Pruvalarına çeşitli süsler takılan, içleri de pırıl pırıl vernikli, bakımlı Uzun Kuyruklarla, şöyle uzunca bir seyahat yapmadan olmaz dedim ve atladım birine.

Düşüncem, başından sonuna kadar sürekli açık kamerayla tüm geziyi videoya almak ve dönüşte dostlarla bu ilginç geziyi paylaşmaktı. Yaklaşık 6 dakika sonra kameranın kaseti bitti, ikinci kaseti taktım çekime devam ettim. Otelde büyük heyecanla bir kez daha seyrettim ama yurda dönüşte hevesim kursağımda kaldı. Çünkü bu ikinci kaset sırt çantamın dış gözünden bagajda “yürümüş gitmiş”. Yanında bir adet de çok sevinçle aldığım yaka mikrofonu setim de gitmiş. Aklınızda olsun çantanızın dışarıdan kolay açılacak ceplerine bir şey koymayın. İyi ki tek kasete alamamışım, hiç değilse biri gitse de diğer kasetteki 6 dakikalık görüntüm bana kaldı. Buna da şükür. Daha da ilginci, özene bezene hevesle aldığım video kamera, döndükten 3 ay sonra, İzmir’de gündüz vakti, hem de ön kapıyı kırarak evime giren hırsızlarca çalındı gitti. Yanında dizüstü bilgisayarım da birlikte. Evham yaptım iyice, oğlum Çeto Tayland’da kesin bilmeden de olsa kurtlar vadisi ya da haberalma teşkilatıvari işlere bulaştın, al sana, Türkiye’ye kadar da takip ettiler. İnanılır gibi değil.Türkmenistan üzerinden Tayland yaptık geldik, üzerinden birkaç ay geçmedi Tayland’da darbe oldu, ardından Tayland Baht’ından kaynaklanan bir küçük asya ekonomik krizi çıktı, Taylanddan ne aldıysam evimin kapısı kırılıp alındı götürüldü, en son da Türkmenistan  devlet başkanı bir kalp krizine kurban gitti. Döndükten bir ay sonra bir de Nil nehrini görüp geleyim dedim, daha ben oradayken Mısır’da bombalar patladı. Sanırım artık itiraf etmek gerekecek, bugün herkes bizden vize istiyor ve serbest dolaşımımız ulusça engelleniyorsa, evet evet, sebebi benim.

Gelelim uzun kuyruklu tekneyle kanal gezisine. Caddelerde dolaşırken ara ara önünüze çıkan su yollarında ufak geziler yaptım, üzerlerindeki köprülerden geçtim, geçen sayıda anlattığımız minibüsvari teknelere de, ana nehir üzerindeki yolcu motorlarına da bindim ama bu uzun kuyruklarla olan gezi anlatılacak gibi değildi. Görmeniz lazım. Eğer hevesim geçmez de yaparsam, şu elde kalan beş altı dakikalık görüntüyü ve diğer birkaç çekimi de cd halinde önümüzdeki günlerde sizlerle bir şekilde paylaşacağım.

İki iskele arası kısa yolculukla ya da köprü üzerinde durup seyrederek, bir kanalı hissedebilmek mümkün değil. Ana nehir çevresinde ya da toplu ulaşım bulunan kanal bölümlerinde gerçek Bangkok sefaletini görmeniz de pek mümkün değil. Bir kanala girip uzuuun uzun dolaşmak lazım. Karadan gidemeyeceğiniz, güvensiz sayılabilecek sokaklardan ulaşamayacağınız bir çok bölgeye, uzun kuyruklardan birini kiralayarak kolayca ulaşabilir, daha rahat bir şekilde buraları keşfedebilirsiniz.

O gün, uzun bir tapınak ziyaretinden sonra, ki bu tapınak gezisine de önümüzdeki sayıda değineceğiz, nehir boyunca ilk iskeleye kadar yürüdüm. Elimdeki haritadan anladığım kadarıyla, bu iskelede kiralık tekneler bulabilirmişim, nitekim doğruymuş. İlginç bir pazarın içinden geçerek iskeleye ulaştım. Birkaç çeşit tekne kiralanabiliyor; grubunuzun kalabalıklığına, genel turistik rotaya ya da cebinizdeki paraya göre. Gözüm uzun kuyruklarda. Gökkuşağı renklerinde gölgelikleriyle, kocaman motorlarıyla, burunlarındaki incik boncuk süsleriyle uzun kuyruklar beni kendilerine çekiyorlar. Bir uzun kuyruğun cazibesine kapılıp, kendimi teslim ediyorum. Bir saate yakın zevkten dört hatta beş altı köşe olarak dolaşıyorum. Krallık sarayının ve Wat Po tapınağının olduğu yakadan bindiğim tekneyle önce karşı yakaya geçiyoruz. Nehrin bu yakası, geçenlerde anlattığım o acaip görünümlü yemeği yediğimiz nehir kenarı restoranının olduğu yaka. Bu yakada bir türlü ziyaret imkanı bulamadığım Wat Arun tapınağı var. Şafak tapınağı olarak da bilinen bu muhteşem yapıyı, inanmazsınız,  gezecek zaman kalmadı. Birkaç günde Bangkok’u bitirmek mümkün değil zaten. Bir tapınağa daldım mıydı üç saatten önce çıkamıyorum. Akşam otele döndüğümde de, o gün gittiğim yerlerde geçirdiğim zamana, başta çok az gördüğüm rehberimiz olmak üzere kimseyi inandıramıyorum. Misal, büyük tapınaklardan biri olan Wat Po tapınağında en az üç saat geçirdiğimi söylüyorum, alay eder bakışlar hemen üzerimde toplanıyor. İnat edip vallahi tallahi yeminlerine girsem de, yok hayır, kimse inanmıyor. En az bir saat, tapınak içinde gördüklerim karşısında ağzım açık heyecanla dolaşıyorum. Bitirdiğimde kendime gelip, soluklanıp, bir de fotoğraf makinasıyla aynı yerleri tekrar dolanıyorum. Her köşede sanki onlarca saklı poz var ve hiçbirini kaçırmamam lazım psikolojisine giriyorsunuz. Bu da en az bir saat sürüyor. İki mango suyu içip soluklanıp haydi bu sefer aynı yerleri video kamerayla dolaşmaya çıkıyorsunuz. Dediğim gibi, cidden yalan yok, bir Wat Po tapınağından üç saatte anca çıkabilmişim. Tabii bizim tur tayfası, çekik gözlü dilber avını hayatın merkezine oturttuğu için benim tapınak gezisi onların gözünde benim imajı “bu adam ya pisigolocih deli ya da guşum aydın” sınırlarına getiriyor. Hey Allahım.

Neyse biz gene tekne turumuza dönelim. Karşı yakaya kadar nehir üzerinde bol serpintili bir geçişten sonra kanala giriyoruz, serpinti bitiyor, dalga, rüzgar hiçbir şey kalmıyor. Sancağımızda kanalla nehirin ayrıldığı köşede Wat Arun tapınağının muhteşem kuleleri var. Yaklaşık bir saat sonra kanalın başka bir ağzından nehre çıktığımızda Wat Arun tapınağı gene sancağımızda olacak!! Yani o kadar yol yapıp, sürekli ileri giderek, bu sefer tapınağın üst tarafından gene nehre döndük. Daracık kanalda koca bir motorun gürültüsüyle ilerliyoruz. Dümende gürbüz bir Taylandlı delikanlı kaptan abimiz, teknenin ortasında zevkten mest olmuş, kamera vizöründen dünyayı seyreden yalnız bendeniz. Önceki sayılarda hep bahsettiğim sosyal mozaik kanal üzerinde gene karşımıza çıkıyor: Kanal kenarında sefalet içindeki birkaç kulübenin yanında belli ki zengin birine ait süper lüks bir villa, hemen ötede bir başka fakirhane, onun yanında bir minik tapınak veya okul. İçinde seyrettiğimiz kanal küçüklü büyüklü bir çok kavşakla diğer kanallara bağlanıyor, su yolu keskin ya da yumuşak dönüşlerle binlerce konut arasında kıvrıla kıvrıla ilerliyor. Eskiden Bangkok’a doğunun Venedik’i derlermiş. Şimdi bu çok ilginç kanalları yol yapmak için dolduruyorlarmış, eski hali her sene biraz daha kayboluyormuş. Milyonlarca mevcut araç ve her gün trafiğe yeni çıkan “birkaç bin” araçla şehir, herhalde birkaç sene içinde yaşanılması imkansız bir hale gelecek.

Kanalda bir köşeyi dönerken yavaşladık, şöyle vizörden başımı kaldırdım baktım, bir dükkana yanaşmışız. Kısa bir alışverişten sonra tekrar yola devam ettik. Alışverişi kaptan yaptı. Ne mi aldı? Motoryağı! Evet, dükkan, iç kanallardan birinin kıyısında kurulmuş benzinci yağcı karışımı bir işyeriydi. Aslında sefalet filan diyoruz, çok pis nehirden kanallardan bahsediyoruz da, tüm bu kirli görüntü altında bile bir seçkinlik, bir garip asalet var. Ne alakası var diyeceksiniz biliyorum ama anlatmak istediğim şu dostlar: Ülkemizi düşünün, insanların yüzünün asıklığını, kavgacılığını, yola tükürenleri, en seçkin caddede bile rezil görüntüler yaratan magandaları, iti kopuğu, mal satarken dövecek gibi bakan işyeri sahiplerini ya da kapkaççıları, sokak ortası gaspçılarını, üçkağıtçıları, bırakın turisti yürürken sizi bile rahatsız eden her türlü “insanımızı” düşünün bir. Hani gelir dağılımı bozuktu da ondan oluyordu ya bu yozlaşma. Hani hayat şartları zordu da ondan oluyordu ya bizim ülkenin “bozulması”. Hani insanlar hayatın yükünden birazcık olsun sıyrılmak için seyrediyordu ya bu sabah programlarını, üçüncü sınıf aşk meşk dizilerini ya da aşiretti, töreydi, ağaydı, bozuk Türkçe’li bilmemne dizileriydi dayatmalarını. Dalga mı geçiyorsunuz? Sefalet mi demiştiniz? Bangkok’tayız. Hayat yükü mü demiştiniz? Bangkok’tayız. Gelir dağılımındaki eşitsizlik mi demiştiniz. Bangkok’tayız Bangkok’ta, yani fakirlikten 10 YTL’ye kendini satan, evinde tuvalet, mutfak olmayan, birkaç ahşap kazık üzerine kurduğu teneke barakada yaşamını devam ettirmeye çalışan, içine ettiği suda yıkanan milyonlarca insanın yaşadığı Bangkok’ta. Niye herkesin yüzü gülüyor burada? Niye kimse kimseye omuz atıp yerlere tükürmüyor, niye “deli yürek” yürüyüşü hastalığına kapılmış yengeç tavırlı yeni yetme it kopuk yok sokaklarda? En alt tabakadan, üstü başı rezalet, üzerinden “yokluk” akan insan, yanınızdan geçerken başıyla selam verip neden gülümsüyor ve yoluna devam ediyor? Neden bu insanlar arı gibi çalışkan, neden herkese saygılı, neden bu kadar pislik içinde bile pırıl pırıl parlıyor bu insanlar? Onda var da neden bende yok diye servet düşmanlığı yapmak aklına gelmiyor mu Bangkok’luların? Ne güzel evin birine gir çal çırp götür, ya da ıssızda yakala birini daya bıçağı boğazına al parasını, yolda yürüyen kadının kap çantasını, ne gerek var çalışmaya, didinmeye, hiç mi aklı yok bu Bangkok’luların?

Çin mahallesinde bir gece yarısı kayboldum, otelime çok yakınım biliyorum, ama tüm sokaklar birbirine benziyor, gündüzün karmaşası aniden gitmiş, in cin top oynuyor, tek tük insanlar dolaşıyor, ürperiyorum. GPS imi neden getirmedim diye kendime kızıyorum, elimdeki harita turistik, detaysız metaysız berbat bir kağıt parçası halinde. Ayağımda şort, omzumda fotoğraf makinası ve video çantası, en-boy-göz-yürüyüş hiç yerlisi bir halim yok.  En sonunda dayanamayıp karanlıkta giden birkaç kişiye yol sormak zorunda kalıyorum. Ortak konuştuğumuz bir kelime bile yok aramızda ama kendilerini paralarcasına yolu tarif etmeye uğraşıyorlar. Muhtemelen fakirhanelerine dönmek için ıssız sokaklarda yürüyen sessiz sakin insanlar. Güvensiz bir yerde hissettiğim, ürperdiğim için kendimden utanıyorum.

Daha da acısı bu yokluğu sömürmeye gelenler; insanlığın, insana ait değerlerin kalmadığı, robotlaşmış, makinalaşmış, renksizleşmiş, sömüren ve tüketen çekirge sürüleri haline gelmiş, ”...ama para bende naaaber…”  tavırlı, “gelişmiş” ülkelerin vatandaşları, çekirge bireyleri. Bu son cümleyle güya gelişmiş ülke insanını bir şekilde aşağıladın Çeto, helal olsun. Peki uçakta halay çekmeye kalkan, uçak personeline sataşan, inmek üzere alçalıyoruz(!) anonsunu duyar duymaz ayağa kalkıp bagajını alıp kapıya doğru koşturan kendi insanın için ne diyeceksin? Şehir hatları vapuru ya bu canına yandığımın uçağı, iskeleye yanaşırken uzaktan atlayarak zaman kazanacak öne geçecek ya millet!!?? Biz de mi gelişmiş ülke insanı olduk yoksa? Cebine parasını koyup dünyanın bir ucundan bu ülkeye “gezmeye” gelen her insandan çok daha “insan”, bu hiçbir yere gidemeyen, “gezilmeye” gelinen ülke insanı.

O gün bu ülkede geçirdiğim en güzel gündü. Öğleden sonra yukarıdaki kanal gezisini yaptık da, öğleden önceki tapınak gezisini anlatmadık. O da önümüzdeki aya kalsın ne yapalım. Önümüzdeki ay yazılacakların bir kısmı tapınak gezisine ait olacaktır; bahsi geçen yazıyı su, mu, nehir, deniz, musluk, tesisat, boru anahtarı, conta, çekvalf, nipel, rekor, iki hidrojen bir oksijen atomu ve ilgili hiçbir likitle ilişkilendiremediğimden, şimdiden uyarayım da sonra nerde o yazının sonunda su denmesin. Kalan arkadaşlarla bir Wat Po gezisi yapacağız.

Hayat hep gülücüklerle geçsin ve dürüst insanlarla karşılaştırsın sizi dostlar.