TAPINAK VE PATTAYA

Son iki sayıdır biraz kanal ve nehir ağırlıklı yazılara daldık. Gelin biraz uzaklaşıp başka bir aleme girelim. Alem dedim evet; Bangkok’ta olmak zaten günün her saatinde rüyada, bambaşka bir alemde yaşamak gibi bir şey. Eğer amacınız “insan soyunun devamı amaçlı belgesel” tadında yaşamak değilse, ya da amacınız “ucuza buldum alayım, alışverişin dibine vurayım” değilse, veyahut ülkemizin o anlı, şanlı, seçkin, itibarlı büyük şirketlerinin “kadına aç bayilerimi ucuza memnun edeyim” diye prim niyetine gönderdiği bayilerinden değilseniz bu ülke, bu şehir başka türlü büyülüyor sizi.

İlk olarak bir tapınak gezelim mi bu ay? Denizden içeride kalan Bangkok’u bu tapınak gezisiyle artık bitirip, çok sevdiğimiz Chao Phraya nehrine veda edip, sonra da yavaş yavaş okyanus kıyısına doğru, Pattaya’ya doğru yola çıkarız. Orada da biraz sohbet ederiz, belki bu sayıda belki de gelecek ay Tayland seyahatini bitirip Mısır’a, Kahire’ye geçeriz, Nil nehrinde yelken açar, piramitlere de kaçamak bir gezi düzenleriz. Çok işimiz varmış, bir an önce şu tapınak gezisini halledelim:

Wat Po
Buranın dilinde wat tapınak demek, ben unutup sürekli “Wat Po tapınağı” dedikçe aslında “Po tapınağı tapınağı” demiş gibi oluyorum, gözden kaçırıp gene öyle dersem kusuruma bakmayın artık. Po tapınağı ya da sadece Wat Po demek lazım da, nerede bende bunu hatırlayacak berrak hafıza.

Wat Po, Bangkok’un en eski ve büyük tapınaklarından biri. Konakladığım yere de yakın olduğundan tapınak gezilerime buradan başlayayım dedim. Bir gece önce kaldığım binanın çatısından gece fotoğraflarını da çekmiştim. Wat Po’nun uzaktan gece görünüşü de, gündüz görünüşü kadar büyüleyici. Sabırsızlıkla içini gezmeye başladım. İlk dikkat çeken şey kuş sesleri. O kadar huzurlu ve sakin bir ortam var ki. Şehrin gürültüsü, yüksek duvarların ardına geçemiyor. Bunda tapınağın şehrin ortasındaki çok geniş bir arazi üzerine yayılmış olmasının etkisi de büyük. Geçen sayıda biraz bahsettiğim gibi her köşede bir poz saklı. Bu güzelim yapıları sürekli fotoğraf karelerine hapsedip, yanınızda götürmek istiyorsunuz. Bina duvarları çok sade fakat kapılar, pencereler ve çatılar için aşırı emek ve para harcanmış. Şehir içinde, sokak aralarındaki küçük dini yapılarda bile abartılı bir çatı süslemeciliği var. Düz ve basit bir kiremit malzemesi kullanıyorlar, fakat bunları sık sık vernikliyorlar! Kiremitleri bu kadar parlatmaları ve çatı saçaklarında bu kadar oyma ve süsleme kullanmaları da ilginç bir “inşaat notu” olarak aklımızın bir köşesine yazılıyor.

Tapınak diyoruz da, öyle tek binadan oluşan bir yer değil burası. İri ufaklı birçok bina ve aralarında da kuleler var. Bu kulelerin amacını, hangi sembolik anlama sahip olduğunu bir türlü bulamadım. Geniş bir tabana oturan ve yukarıya doğru incelip sivrileşen yapılar.

Wat Po aslında tapınaktan ziyade bir okul gibi. Küçük binaların birinde küçük sınıflar gördüm. Anaokulu seviyesindeki minik öğrencilerle dolu. Çocuk her yerde çocuk, gürültüsü, mızmızlanması, hareketi, neşesiyle.

Dolanırken adamın biri yanıma yaklaştı. Anladığım kadarıyla bir yere götürecekmiş. Ben de takıldım peşine, madem gezmeye geldik, ne olacak ki deyip. Önce duvarların dışına, caddeye çıkıp, bir başka duvarlı mekâna girdik. Çevreden gördüğüm kadarıyla bu alan da Po tapınağına ait ayrı bir bölge. Hiç gezen, fotoğraf çeken, turist görünümlü kimse de yok etrafta. İlk gılps diye yutkunmam da bunu farkettiğim anlardadır. Ne işin var elin watposunun arka bölümlerinde be oğlum diye kendi kendime kızıyorum, bir yandan da fotoğraf makinamı filan sağlama alıyorum. Önümdeki adam yaşlı başlı, güleç yüzlü, kibar bir adam. Gidiyoruz bir yerlere ama haydi hayırlısı. “Bak geçen gece de Çin mahallesinde kaybolunca güvensiz sokaklarda dolaşıyorum diye düşünmüştün sonra kötü önyargından nasıl utanmıştın hatırlasana” diye kendimi teselli ediyorum. Biz büyük bahçelerin içinde ilerledikçe şehre ait ne bir trafik gürültüsü ne de başka bir ses kalıyor. Issız, her yere uzak bir yerlere getirdi önümdeki amca beni, işte şimdi samuraylar, ninjalar üzerime atlayacak, cüzdanda da bir şey yok, soyup soğana çevirecekler, onlar üzerimde para bulamayınca ben rezil olacağım, diye düşünürken kendime geliyorum. Ne samurayı ne ninjası, az Japon çok Amerikan filmi ruh hallerindeyim.  Memleket de Tayland, ne alakaysa. Her çekik gözlüyü samuray ninja sanmışken, uzaktan bir yapı görünüyor. Yaklaştıkça bunun bir yurt olduğunu anlıyorum. Turuncular içinde 13-15 yaş arası, saçları kazınmış onlarca çocuk, muhtemelen rahip adayı, ortalarda dolaşıyor. Gördüğümüz bina ve yanındaki binalar da onların kaldığı yurtlar, yemekhaneler ve dershaneler. Po tapınağının en uzak ucunda böyle bir yeri görmekten dolayı öndeki amcaya minnettar bakmışken, amcam hiç oralı değil vaziyette, beni daha da ileri götürüyor. E yurtları gördük yeterdi, geri dönsek mi artık, ehihi, gılps demem de aynı dakikalara rastlar. Gene ıssız bir yola giriyoruz, işte diyorum, en uygun yer burası, buraya kadarmış, şimdi ağaçların tepesinden vietkonglular üzerime atlayacak, pirinç tarlaları arasında kovalayacaklar, saygon hapishanelerinde ömrüm çürüyecek, Rambo da yaşlandı gelip kurtaramaz, ah akılsız kafam derken, Vietnam değil evlat, burası Tayland diye kendimi sakinleştiriyorum. Bu arada sağlı sollu odaların olduğu bir sokağa geliyoruz. Amca yavaşlıyor, tamam diyorum, önümüzdeki seneler boyu hapsedileceğim hücreme getirdiler beni. Bir kapıyı çalıp, içeri sesleniyor, bana gelmemi işaret ediyor, giriyoruz. Ayakkabıların çıkarıldığı küçük bir eşikten geçip, odanın tümünü kaplayan tahta bir platformun üzerine çıkıyoruz. Köşede büyükçe bir sandalye, onun yanında üstü bezle örtülü bir dikdörtgen kutu. İçeride bir kapı daha var. Platform üstünde ben diz çöküyorum, amca ayakkabısını çıkarmadı, platformun bir kenarına popoyu koydu, her an kaçacak bir halde o içteki kapıya bakıyor. Loş, küçük pencereli bir oda. Kapalı kapının ardından su sesleri geliyor. Ben rahatım, kaçma imkanı kalmamış, tuzağa düşürülmüşüm, kurtarılma ihtimalim yok, Rambo yaşlanmış, durum kaçınılmaz, ümit yok, artık ne olacaksa olsun hallerindeyim. İçerideki kapı gıcırtıyla açılıyor. Ağır ağır üzerinden sular akarak havluya sarılı sumo güreşçisi gibi koca bir rahip içeri giriyor.

O kapı banyoya açılıyormuş. Turuncu kıyafetini giyerken amcayı ve beni süzüyor. Olay anlaşıldı, Budist rahipler benim gibi insanları kaçırıp, zorla tutarak, yeni budist rahipler yaratıyorlar. Örtünün altındaki kutuda da kesin hafıza silici tozlar, buhurdanlıklar ya da kesici delici işkence aletleri var. Buraya kadarmış. Teknem Tweety gözümün önüne geliyor, yakınlarım sevdiklerim, elveda. Ben artık geri dönüşü olmayan bir yola girm… Sandalyeye oturmuş iri yarı rahibin sözleriyle kendime geliyorum. Örtünün altındaki kutuyu açmış bana uzatmış içinden bir yüzük ya da bileklik seçmemi istiyor. Şu ön sıradakiler yüz baht, ortadakiler üçyüz, arkadakiler beşyüz baht. Birkaç şey satın alıp nasıl kendimi dışarı,  özgürlüğe attığımı, tapınağa nasıl geri döndüğümü hatırlamıyorum bile. Amca aracılık etmekten memnun, rahip üç beş kuruş yardım toplamaktan memnun, ben nice işkencelere ve zorluklara göğüs germiş ve kaçmayı başarmış bir kürek mahkumuyum, ben de memnunum.

Dünyada Tayland’la özdeşleşmiş bir kaç meşhur aktivite var. Biri Tayland Boksu bir diğeri ise Thai Masajı. Thai masajı akademik bir öğreti olarak buradan, yani Po tapınağından yayılıyor. Ülkemizde de görürsünüz; reklamlarında Thai masajı yapan usta masörlerin Po tapınağından sertifikaları olduğu söylenir. O Po bu Po işte. Opobupo (??!!?!)

Sırası gelmişken; masaj özellikle ayak masajı çok yaygın bir şekilde yapılıyor. Sokaklarda bizim berber dükkânları gibi, içerisinin görüldüğü koca koca camekânlı dükkânlar var. Her sokakta bir masaj dükkânına rastlayabilirsiniz. Saatlerce yürüyüp bunlardan birine girersiniz ve birkaç dakika içinde ayaklarınızda yorgunluktan eser kalmaz. Gerçek Thai masajı ise biraz daha uzun ve karışık. Bunların dışındaki uygunsuz (!) masaj tiplerini de bayi gezilerine gitmiş bayi arkadaşlarınız varsa sorun öğrenin.

Yatan Buda
Wat Po’nun en önemli özelliklerinden biri ise bu tapınağın, dünyanın herhalde en büyük Buda heykeline ev sahipliği yapması. Bu Buda heykelini kendime çok yakın hissettiğimi de söylemeliyim. “Yan gelip yatma” gibi bir hayat görüşünü paylaştığımız bu Buda’nın ismi elbette ki Yatan Buda!

Bir heykel düşünün ki uzanmış sere serpe öylece yatıyor. Boyu 45 metre yüksekliği 15 metre, inanılır gibi değil! Kapalı bir binada yer alan bu heykelin her yanı altın varakla kaplanmış. Fotoğraflarda da göreceğiniz üzere sağ kolunu yastık etmiş uzanmış, yatmış koca bir Buda bu! Altın varak kaplaması ilginç, çünkü her gelen isterse bir parça altın yaprağı alıp heykele kendi yapıştırabiliyor. Ya da duvar dibine sıra sıra dizilmiş kaplara tek tek bağış için para atıyorsunuz, veyahut tapınağın çatısı için kiremit satın alarak sizin adınıza tamiratlarda kullanılsın diye oraya bırakıyorsunuz. Şehirde ben görmedim ama zenci buda heykeli de varmış gay buda heykeli de! Söylediklerine göre, hangi buda heykelinin bakımını hangi hali vakti yerinde kişi yapıyorsa, heykel o adamın özelliğiyle anılırmış. Mesela heykelin hamisi zenciyse o heykel zenci buda diye anılıyormuş. Bana pek inandırıcı gelmedi ya neyse.

Bangkok’tan ayrılış ve Pattaya
E yeter Çeto, artık biz iki satır tuzlu su görmek istiyoruz dediğinizi duyar gibiyim. Tamam, kaç aydır nehirdi tapınaktı yemekti diye diye Bangkok’u yedik bitirdik. Bu güzel şehire bir daha gelmek dileğiyle veda edelim. Bir daha değil birkaç defa gelmek lazım, hatta her sene gelmek lazım. Bilinen rotaları değil daha bakir yerlerini keşfetmek, zamansızlıktan ziyaret edemediğimiz daha pek çok tapınağı, kanalı, egzotik yeri görmek lazım. Dört beş gün kalmakla olmuyor, doyulmuyor.

Önce de dediğimiz gibi Bangkok deniz kenarında bir şehir değil. İlla ki deniz görecekseniz karayoluyla yakın ve en popüler şehirlerden olan Pattaya’ya gitmelisiniz.  Yaklaşık iki saatlik bir yolculukla vardığınız Pattaya okyanus kenarında olma özelliği haricinde çok da fazla çekiciliği olmayan bir şehir. Çekicilikten neyi kastettiğinize de bağlı tabii. Sokaklarda adım başı yüzlerce açık bar, her sapıklığa hitap eden dejenere klüpler filan görmek isterseniz size bayi, pardon turist olarak çekici gelebilir.

Kilometrelerce kumsal incecik kumuyla önünüzde uzanıyor, koca bir okyanus ufka kadar gidiyor fakat kirlilikten şehir içinde denize giremiyorsunuz. İki tane anayolu olan küçücük bir yerleşim burası ama ünü dünyaya yayılmış bir belde. İkinci dünya savaşında Amerika burayı üs olarak kullanmış ve sanırım bir daha da iflah olamamış bu zavallı şehir. Gezilecek görülecek tarihi bir mekan ya da egzotik bir özellik aramayın. Gece hayatına ve eğlenceye düşkünler için ideal. Bir gündüz geçirdikten sonra kalan 3 gün boyunca ooflar içinde sıkılmanız ve keşke Bangkok’ta kalsaydım nerden geldim buraya demeniz işten bile değil. Ülkemizde kış hüküm sürerken siz oraya deniz kum güneş için gittiyseniz diyecek bir lafım olamaz. Bunlar fazla fazla var. Deniz kısmını otelin havuzu olarak değiştirmek gerekebilir, zira dediğim gibi şehir içinden denize girmeyi pek tavsiye etmiyorlar.

“Standart turlardan bağımsız şehri kendi başıma istediğim gibi gezerim” planım, Bangkok’ta işe yaramıştı da, burda yani Pattaya’da pek işlemiyor. Gezecek yer yok çünkü. İki timsah, üç fil, birkaç tane mücevher atelyesi görmek de pek cazip gelmeyince anlaşıldı ki Pattaya’ya bir daha gelinmeyecek.

Burada en ilginç aktivite mercan adasına gitmekti. Mercan adası dediğime bakmayın o filmlerdeki gibi ya da dergimizde yazan gezgin dostlarımızın ziyaret ettikleri tipte, cennet gibi mercan adalarından değil bu. Fakat bu ülke öyle güzel bir turizm endüstrisi kurmuş ki en küçük kaya parçasını bile değerlendiriyorlar. Adaya sürat motorları ile gidiyorsunuz. Yola çıktıktan beş dakika sonra bir yüzen platformda mola veriyorsunuz. Tekne ardına bağlı paraşütle “uçmacılık (?!)” ve “bakalım biraz daha para harcatabilir miyiz” aktiviteleri için verilen bu moladan sonra aynı tekneyle bu sefer mercan adasına varıyorsunuz. Görmeye değer tek şey gelgitten dolayı birkaç yüz metre çekilmiş sular. Bizim sularda hayatta göremeyeceğimiz bir şey.

Tekneyle filan dünyayı dolaşma gibi bir imkânım da olamayacağına göre, gelmişken iyice bir bakayım şu okyanus ve gelgit ne menem birşeymiş. Tekneyle birlikte geldiğimiz herkes “denizgüneşkumyemekincikboncukalışveriş” dünyalarına dalınca ben gene ortalarda kalıyorum. Ne huysuz ve çekilmez bir adam etti beni bu Pattaya yahu, Bangkok’umu istiyorum ben diye zırlayasım var. Açıkta birkaç demirli dalış teknesi gördüğümde haydi biraz renk olsun diye oraya gidiyorum. Kıyıdan bir jetski ile oraya kadar atıveriyorlar sağolsunlar. O sıkıcı günde bu dalış tekneleri biraz ilgimi çekiyor neyse ki. Tüple ya da kompresörle hava basılan özel dalgıç başlığıyla dalabiliyorsunuz. E hadi buraya kadar geldik bari dalalım. Yaklaşık 6 metre derinlikte, bulanık, görüş mesafesi kısıtlı suya giriyorum, dipte tiyatro anlaşılıyor: Her dalış teknesinin altında 5-6 metre derinlikte ona özel bir “kaya”sı var. Yaklaşık 15 dakika boyunca o kayanın çevresinde dolaştırıyorlar, ekmekle balık besletiyorlar, elinizle değdiğinizde yuvasına kaçan börtü böceğe dokunduruyorlar, bir de fotoğrafını çekelim mi ısrarlarını yapıyorlar ve tiyatro bitiyor. Ben gene kös kös memnun olamamış vaziyette kumsala geri dönüyorum. Neymiş, mercan adası. Kumsaldan milleti toplamışlar bir de dibi camlı bir kayıkla mercan göstermeye götürmüşler. Millet camın kirlerini mercan diye yutmuş geri gelmiş. Ne işim var benim burada yahu. Çok mu huysuzum bilmiyorum ki. Akşama kadar biraz yemek biraz yüzme derken vakit geçiyor da Pattaya’ya geri dönüyoruz.

Gece, meşhur yürüme yolunda birkaç tur atayım diyorum. Bayilik yapasım yok, nerde güzelim ülkemin, hele güzelim İzmir’imin hatunları, nerde burdaki “allah günah yazmasın tipli” hatunlar. Püfff.. Huysuzum huysuuuuz. Bir boks ringinin etrafında dizilmiş barlardan birine oturuyorum, biramı söyleyip ringteki dövüşü izleyeyim bari. Sıkı kapışıyorlar, gösteri maçıdır filan diyorum ama bayağı bayağı dayak atıyorlar birbirlerine. Bu arada barmen beğendiğin var mı gözleriyle bardaki hanım kızlarımızı işaret ediyor, bayimiyim lan ben bakışımla püskürtüyorum, dövüşüme bakarım ben, sen biramı getir, Buda’nın cezası barmen!

İlk dövüş ve ilk bira bitiyor. Bu spor ayık kafayla seyredilmiyor, ikinci dövüşü söylüyorum barmene! ringe yeni biralar çıkmış ısınıyorlar! “Üj bej öpüjemm kafayla” daha iyi çekiliyor bu Pattaya. Sevmedim sevemeeedimmm.

İkinji dövüjün üjüncü raaundunda sıkı bir yumrukla yere serilen biraya, hakem birası sayıyor. Ben dövüjümden bir yudum daha alıyorum. Herşey birbirine karışmış. Acaip de bir adet var. Yenen boksör ring çevresinde dolaşıp, yendiği için seyircilerden “gönlünden ne koparsa bahşişi” topluyor. Yenilen boksör kös kös ringden inip giyinmeye gidiyor. Kaybetmek ne kötü bir şey be birader. Hıjkk..öpüjemmm..Yenilen kan revan içinde yanımdan geçerken durdurup bahşiş veriyorum. Yenen boksör uzaktan görüyor bir anlam veremiyor, yenilen parayı alıyor ama yanlış kişiye verdiğimi düşünüyor şaşırıyor. Her ikisine de haykırıyorum, Bizj majlumun yanındayız abijimmm! ceeeddin dedeeen!... Yenilene bir bira söyleyip ringe çıkmaya kalkıyorum, tutuyorlar. Yenilen boksör birasını içerken, ona “hayatta kaybeden olmanın bazen insanın tekamülü için gerekli olduğu” konusunda uzuun uzun bir teselli konuşması yapıyorum. Alkol ingilizcem ana dil Türkçe’me karışmış, karşımdaki ise belli ki Thaiceden başka birşey bilmiyor ama büyük bir saygıyla dinliyor. Bak sarhojj değilim sayın boksör kardeşim. Hıcks..


Çok sıkıldım Pattaya’da çooook

Önümüzdeki sayıda görüjmek üzere.. hıckssss..pardon..