![]() |
|
Herkes tekne alabilir, sen bile.... (1) Seni unuttum sanma. Sana diyorum, sen, sen, gözlerini kaçıran, sana. Dün gene gitmişsindir marinaya, biliyorum. Kapıdakiler gene içeri almadı değil mi. Hatta sen içeri girmeye bile yeltenmedin, nasıl olsa almayacaklarını bildiğinden kapıya kadar gidip geri döndün. Birkaç ahşap tekneyi okşayacak, birkaçıyla dertleşecek, birkaçının da hikayesini dinleyecektin. Teknelerin. Sadece teknelerin. Sahipleri üzerinde olmayan yalnız teknelerin. Yanında yöresinde insan olanları gölge gibi geçiverecektin. Hemcinslerinle gözgöze gelmemeye özen göstererek, hızlı adımlarla uzak bir kuytuya çekilip, sırtını kayaya verip, biraz önce yerde bulduğun kopilyayı cebine atacaktın. Cebinden birkaç metalin birbirine çarpma sesi tınlayacaktı. Cebin hep dolu ıvır zıvırla, bilmiyor muyum sandın. Anacığın delinen ceplerini dikmekten bıktı, sen kilit, harbi, makara toplamaktan, ceplerini tıka basa doldurmaktan bıkmadın. İnsanlar uzaklaşınca birkaç tekneye daha sokulup, ellerini polyestere, ahşaba, metale minik okşayışlarla sürecek, denizden yeni çekilip karaya alınmış bir teknenin altından gelen ağır kokuyu veya yeni yapılmış vernik kokusunu içine çekecektin. Sen çekek sahalarında, balıkçı barınaklarında, kimsenin seni görmeyeceği
yerlerde Pazar gününü geçirirken, anacığın gene komşusuna dert yanacaktı. Çocuk dönemlerinde ettiğin acemi kavgaları hatırla. Dayak yediğinde de, attığında da günlerce içinden çıkmayan rahatsızlığı hatırla. Hala öyle değil misin sanki. Büyüklere özgü çağımız “kavgalarında” galip geldiğinde nasıl günlerce rahatsızlık duyduğunu biliyorum. Gücüm oncağıza mı yetti diye duyduğun suçluluklar, sana yenilen adamın yenilgisini unutmasından daha uzun süre, seni rahatsız ediyor, bilmiyor muyum sanki. O yüzden senin cenklerinin galibi hiç yok, her halukarda yenilen, acı çeken sen oluyorsun. Çözümü bulmuşsun, pek sağlıklı olmasa da: İnsanlardan uzak durmak... Benimle de gözgöze gelemeyeceksin, biliyorum, o yüzden üstelemem zaten, rahat ol. Şu yazıyı okuyan kalabalık da birazdan dağılır, koskoca yazıda ikimiz kalırız. İnsancıl, hayatı bol kahkaha ve paylaşmakla geçirmeyi seven, sosyalleşmiş, “normalleşmiş” herkes, bunlar deli saçması diye sıkılıp, okumayı kesip, sayfayı çevirecek gidecek birazdan, yalnız kalacağız. Belki o zaman üzerinden ürkekliği atarsın da birkaç soru sorarsın. Durumun sahiden de kötü. Tutunamayanın en dipteki halisin, en ümitsizi, en kötü durumda olanı, en yabani, en hastalıklı soyu. Herkes seni tuhaf buluyor, yerinde olmak istemiyor, fakat sıkı dur, sen halinden memnunsun! Hah ha. Bunu da bildim değil mi! Nerden mi biliyorum, boşver orasını. Yalnızlığınla, kendi yarattığın basit, sade dünyanla birçok insandan daha mutlusun. Dışarıdan görünen kabuğun biraz da senin bilerek temizlemediğin, hastalıklı görüntüsünü bilerek koruduğun masken. Pis kalsın, uzak dursunlar, onaylamasınlar ki yalnız kalabilesin! O dışarıdan kanserli gözüken ama senin için kaçış kurtuluş olan dünyana, aslında senin de nasıl olduğunu tam bilmediğin bir şekilde, “deniz” giriverdi bir gün, değil mi. Ne işim olur “deniz”le diye aylarca debelendin. Karar veremediğinden, köşeden köşeye koşuşturan fare gibi dolandın labirentinde. Karşı köşeye gittin koşarak; yeni bir “şey”, tehlike demek, dedi mantığın. Birden bu köşeye geldin nefes nefese, hislerin senin için iyi bir yenilik olacağını söyledi. Tüm köşelere, tüm koridorlara defalarca gittin geldin. Her biri başka bir çivi çaktı başına ve bitkinlikten labirentinin ortasına yığıldın kaldın. Teslim olmuş bir çaresizlikle, dizlerinin üzerine çöktüğünde, ağzından belli belirsiz şu kelimeler döküldü: -Bırak deniz girsin içeri, bırak.... O andan itibaren alıştığın ve değiştirmeye korktuğun dünyana yeni bir renk geldi. Lacivert! Gerçek Ege Laciverti! Bakma sen mavi ya da turkuaz denizlere övgüler düzenlere. Gerçek deniz içinde kopkoyu sırlar saklayan o laciverttir. Ağırdır, önemlidir, doludur, anlatacak şeyi çoktur, dinlenmesini bekler, saygı bekler, vermek ister, ama alacak olanı da seçer. Aslında herşey başlangıçta iyi gidiyordu değil mi. Gri dünyana dalan
lacivert hemen toparladı ortalığı. Yıkadı, pakladı, sildi, süpürdü. Dergiler,
kitaplar derken her fırsatta teknelerin yakınına gitmeye başladın. Dokuna
dokuna, okuya okuya, seyrede seyrede laciverte boyadın kendini. Ta ki
o acımasız gerçek, senin hiç ummadığın bir zamanda karşına çıkıverene
dek. İşte o zaman, ben ne yaptım, diye tekrar yıkıldın. Denize çıkmak demek birilerinden yardım almak demekti, işin içine insan sokmak demekti, iletişim denen işkenceye katlanmak demekti. Hata ettim, neden izin verdim, neden içeri aldım diye haykırman artık faydasız dostum. Geri dönüşün yok. Fakat içini rahatlatacaksa bir şey söyleyeyim. Yanlış yolda değilsin, bunu bil. Denize çıkmandan bahsetmiyorum, hani o içinde en baştan beri olan “denize hayatımı açmakla hata mı ettim” tereddütünden bahsediyorum. Etmedin, dinle beni, inan ki etmedin! Bir bildiğimiz var ki konuşuyoruz, etmedin. Kendini bile inandıramadığın, yapma bir ciddiyetle, iletişim maskeni takıp, çıktın sokağa, tekne bakmaya başladın. Çok iyi biliyordun ki yardımsız olmayacaktı. Boşa kürek çekmekti bu, fakat hoşuna da gitti. İyi biraz oyalan bakalım, ben de şurada bir bardak çay içeyim, ağzım dilim kurudu. Bu tekne bakma oyunundan sıkılınca gel geri, devam edelim. ---- Sen soramazsın o yüzden ben söyleyeyim, neden bunları sana anlattığımı. Tüm bu anlattıklarım yüzünden, senin gelmeyeceğini bildiğimden, ben sana geldim. Önümüzdeki sayı devam edeceğiz, nereden başlayacaksın, nasıl bir tekne, nasıl kullanım, nasıl bakım, nasıl maddi durum, hepsini konuşacağız. Daha doğrusu ben anlatırım sen gene oralı değilmiş gibi dinlersin. Hani yapmazsın ya aklına bir şey takılırsa da, isim vermen bile gerekmez, ckent@navigamagazin.com adresine soruver. Önümüzdeki sayılarda bir şekilde denize çıkaracağım seni merak etme. Etsen de etmesen de zorla çıkaracağım zaten. O zamana dek hoşça kal. Git artık evine, anacığın merak etmesin.
|